TUSCALOOSA ( PART I )

BU ŞEHİRDE GÖKYÜZÜ BİR BAŞKA GÜZEL

TUSCALOOSA   ALABAMA & THE UNIVERSITY OF ALABAMA

Kızım iki yıldır Tuscaloosa’da yaşıyor. Alabama Universitesi’nde Mikrobiyoloji okuyor ve okulun yüzme takımda. Biz de bu vesile ile iki yıldır arada onu ziyarete geliyoruz. Epeyce fotoğraflar ve videolar biriktirmiş olduk böylece. Sizlere biraz üniversiteyi ve şehri yazmak istedim. Niyetim Üniversitenin veya şehrin tarihini ve tanıtımını falan yapmak değil. İnstagramdan paylaştığım postların altına yazdığım küçük yazıları derleyip topladım. İlginizi çekeceğini düşündüğüm fotoğraflarımız, anılarımız, her geldiğimizde keşfettiğimiz manzaralar, cennet köşeleri falan yazdım. Bir rehber değil fotoğraf altı yazıları olacak. Umarım seversiniz.

THE PRESIDENT’S MANSION & BIG AL

Bayramlarda adettendir. Büyüklerimizi ziyaret eder, ellerinden öperiz. Buranın en büyüğüdür dedik, bayramdır dedik, kalktık geldik. Ziyaret edelim başkanımızı dedik. Bir de ne görelim. Big Al’de bizden önce gelmemiş mi. Başkanlık Konağı’nın bahçesinde bizi karşılamasın mı. Koştuk sarıldık…Kucaklaştık. İki yıldır yolunu gözlüyor, bir türlü karşılaşamıyorduk. Kısmet Şeker Bayramınaymış meğer. Çekildik üç beş selfie foto. Yeğenim Ceylinim için hepsi. Sıkı hayranı olur  Big Al’ın kendisi.

Bu mütevazi ama şık bina Üniversite Başkanı’nın konağı. Çevresi halka açık, korumaydı, güvenlikti hiç birşey yok. İstediğiniz gibi gezip fotoğraflayabiliyorsunuz. Bahçesinde çimlere serilip piknik yapanı bile gördüm. Yasak yok. Yeter ki saygılı olup kural çiğnemeyin.

KAMPÜSTE HİÇ POLİS VEYA GÜVENLİK YOK YALNIZCA ACİL DURUM BUTONLARI VAR

Koskaca kampüsün hiç bir noktasında güvenlik yok. Polis aracı da yok. Haftalardır buradayım. Çok nadiren birkaç kez polis arabasının geçtiğini gördüm. Hiç bir olaya da rastlamadım. Çok sakin bir üniversite ve şehir. Yine de hemen her yerde acil durum butonları var. Bastığınız anda emniyet hemen cevap veriyormuş ve saniyesinde geliyorlarmış.

Yine aynı şekilde şehirde hiç trafik polisine veya çevirmeye rastlamadım. Buna rağmen trafik kuralı çiğneyen hiç bir araç da görmedim. Korna sesi de hiç duymadım.

RIVERWALK TUSCALOOSA

Bu köşe kahve köşesi..Her sabah yürüyüş sonrası mola yeri..Kim varsa şansıma o sabah azıcık sohbet muhabbet de var…İnsanları çok nazik, çok cana yakın bu şehrin… Unuttuk bu tarz davranışları biz metropollerde yaşaya yaşaya…Kimse kimseye selam vermez oldu. Biri birşey sorsa kesin kötü niyetli diye kaçar olduk köşe bucak.

Riverwalk burası. Şehrin en manzaralı ve en serin yeri. Adının Walk olduğuna bakmayın. Çok az insan var benim gibi yürüyüp koşan.. Genelde oturup duruyor buranın yerlileri. Pek de haksız sayılmazlar, tam  keyif çatma yeri. 

Yaz aylarında çok sıcak ve nemli oluyor Alabama. Yürüyüş için günün çok erken saatleri en iyi zaman. Bir sabah erken kalkamadım. Yürüyüş yapmak için buraya geldim. O kadar ağaçlıklı ve yeşil ki günün her saati burada yürüyüş yapmak ve sonrasında kahve molası vermek çok keyifli. İyi ki uyuya kalmışımda keşfetmişim burayı. Müdavimi oldum ve sayesinde azıcık da tembel. Arada kalkmadım sabahları erken…Nasılsa Riverwalk var dedim öğlen de olsa gider yürürüm.

TUSCALOOSA RİVERWALK’ta BİR BALIKÇI

Huzurlarınızda en iyi arkadaşım. Balıkçıdır kendisi. Kapıp oltasını her sabah, gelirmiş nehir kenarına. Var mı bu nehirde balık dedim. Olmaz olur mu hiç dedi. Hem de kocaman kocaman balıklar var bu Tuscaloosa Nehrinde diye inandırdı beni. Dedi demesine de günlerdir hiç görmedim birşey avladığını. Bir torba karides var her daim yanında. Takıp oltasının ucuna atıp atıp duruyor nehrin ortasına. Varsa bile balık tutamıyor ama besliyor en azından. Neyse beslesin beslemesine, sevaptır nede olsa. Dedim bunlar jumbo karides. Pek güzel olur tereyağında, kavurup yesen ya.  Dedi “Don’t worry, I’m happy.” Peki dedim o zaman sana “Good luck.”

ATLAS OKYANUSU JUMBO KARİDES KAYNIYOR

Akşam yemeğine ilham verdiğin için teşekkürler arkadaşım. Huzurlarınızda “Karidesli Linguine”. Nehirde balık var mı bilmem ama okyanusta bol miktarda olduğu kesin. Siz de benim gibi denizden ne çıksa yerim diyenlerdenseniz buyurun soframıza afiyetle.

TUSCALOOSA BELEDİYE MECLİS TOPLANTISINA KATILDIM

İlk kez bir Belediye Meclis toplantısına katılıyorum. Ülkemde hiç böyle br fırsatım olmamıştı. Buralaraymış kısmet. Kızımın ev arkadaşı gazetecilik okuyor. Ödevi için onu götürüp götüremeyeceğimi sordu.  Benim için de ilginç olabilir diye seve seve kabul ettim.  Meclis salonu halka açıktı. Köpeği ile gelen birisi bile vardı.  Onbinlerce dolarlık projeler yarım saat gibi kısa bir zamanda görüşüldü. Önergelerin tamamı oybirliği ile kabul edildi.  Hiç kimse ses tonunu yükseltmedi. Belediye Başkanı ve tüm meclis üyeleri güler yüzlü ve çok samimiydiler. Belediye Başkanı Meclis toplantısı bitiminde halkla sohbet etti. Greta’ya gidip tanışmasını söyledim. Ben de onu beklerken Meclis üyelerinden biri yanıma geldi.
Şehre yeni mi taşındığımı sordu. Kızımı ziyaret ettiğimi söyledim. Spora çok önem verdiklerinden söz etti. Üniversitenin yeni yüzme koçunu sordu. Koçun yeni değiştiğinden haberdar olmasına önce çok şaşırdım. Sonra düşününce Üniversite ve spor şehri burası. Her yer spor kompleksi. Yaşam tarzları ya spor yapmak ya da takip etmek. Belediyenin önem veriyor olması çok olağan. Ayak üstü biraz sohbet ettik. Beni annelerin bulunduğu bir komite etkinliğine davet etti. Gençleri şiddetten korumak için görüş alış verişi yapacakları ve dua edecekleri bir ortam olacağını söyledi. Gitmeyi düşünüyorum. Değişik olabilir. Yazarım sonra kayda değer birşeyler varsa.

YAKALADIM SENİ ŞARKICI KUZEY KARDİNALİ KUŞU

Günlerdir kovalamaca oynuyorduk bu küçük kırmızı mı kırmızı geveze mi geveze kuşla. Adı Northern Cardinal. Buranın yerlisi. Orta büyüklükte siyah gagalı kırmızı tüylü pek güzel birşey. Ağaçların arasında çokca var ama göstermiyorlardı kendilerini. Şarkılarından mahrum etmiyorlardı. Dinletiyorlardı cömertçe o güzelim cıvıltılarını. Arada hızlıca uçarken görüyordum ama fotoğraflayamıyordum. Bugün kaçmaktan vazgeçti. Çıktı ağaçların arasından kondu bir duvara. Oradan seslendi bana. Şarkı söyledi. Namı değer şarkıcı kuş. Evet aynen buradaki lakabı “songbird”. Bilimsel adı Cardinalis cardinalis. Kuzey Kardinali. Kısa kanatlı, uzun kuruklu ve kafasının tepesi papağan gibi tüylü. Gagasının çevresi ve yüzü siyah. Pek güzel bir şey. Kırmızı olsun benim olsun zaten. En sevdiğim renk. Karşılaştığımıza çok memnun oldum. Teşekkürler Cardinal…

ALABAMA ÇOK DİNDAR BİR EYALET DOLAYISIYLA TUSCALOOSA’da ÇOK MİKTARDA KLİSE ve ŞAPEL VAR

Tuscaloosa’da Üniversitenin ve şehirin tamamına yayılmış durumda onlarca hatta yüzlerce klise ve şapel var. Şehir merkezindeki iki tanesi çok büyük ve çok aktif. Buradaki kliseler bir nevi sosyal kulüp gibi çalışıyorlar. Benim etkinliklerine katıldığım “First Baptist Church”’de balo salonu bile var. Katıldım derken herhangi bir dinsel etkinlik veya ayine değil. Klisede Şehre yerleşen göçmenler için açılmış İngilizce sınıfları var. Aynı zamanda halk eğitim merkezi gibi çalışıyorlar. Yerli halk için de el becerisi kursları, kreş ve kermes gibi olanaklar sunuyorlar. Hepsi ücretsiz. Haftanın bazı günlerinde de yemek ve eğlence organizasyonları yapıyorlar. Çok büyük bir balo salonları var. Bina çok büyük telefonumla fotoğraflamak istedim ancak hiçbir açıdan tamamını sığdıramadım.

Bahar ve kış aylarında haftanın hemen her günü kurslar açık ve ingilizce sınıflarında üç ayrı seviyede eğitim veriliyor. Ben Haziran ayında şehirde olduğum için haftada iki gün olan ve yazın da devam eden konuşma kafesine katıldım. Şehre gelmeden kayıt yaptırmış ve yalnızca 3 haftalığına katılabileceğimi yazmıştım. Çok sıcak karşıladılar ve hemen sınıfa dahil ettiler. Zaten kapıları herkese açık. Yaz olduğu için yoğunluk yok. Çok değişik bir tecrübe oldu benim için. Onlarca farklı milletten insanla sohbet ve fikir alış veriş yapabilmek şansı yakaladım. İyi ki tembellik yapmamış katılmışım. Değişik bir tecrübe oldu benim için. Amerikalı çalışanlar ve gönüllü öğretmenlerle kucaklaşarak ayrıldık. Ağustos ayında geldiğimde kendilerine lokum getireceğim. Turkish delight bilmeyen yok pek ünlü buralarda.

BAHAMALAR

BAHAMALAR’ın BAŞKENTİ NASSAU ADASI’nda BİR GÜN

Bahamalar’ın başkenti olan bu adayı, Miami’den katıldığımız bir cruise seyahatinde ziyaret etmek fırsatı bulmuştuk. Nassau otantik Karayip adası havasından çok Kuzey Amerika şehri havasında olduğundan, bu adayı Karayipler de favorilerim listesinde ön sıralara alamam. Yine de turkuaz renkli denizi, bembeyaz plajları, pırıl pırıl güneşiyle bizim için çok keyifliydi. Su sıcacıktı saatlerce okyanusun tadını çıkarttık. Beyaz olduğundan olsa gerek kum ayaklarımızı yakmadan yalın ayak sahil boyunca yürüyüş yaptık. Şemsiye kiralayıp öğle saatlerinde güneşten biraz kaçıp dinlendik ve ananas kokteyllerinin tadına baktık. Kendimizi cennetin bir köşesini keşfetmiş gibi hissettik.

Siz de gemi ile günübirlik buraya gelecekseniz, kara turlarına katılıp şehri gezmeyi tercih edebilirsiniz  ya da tekne veya dalış turu yapabilirsiniz.  Şehri kendiniz de gezebilirsiniz. Liman şehir merkezinin yanı başında olduğundan, Rawson Meydanı, Parlamento Binası ve Halk Kütüphanesi gibi yerlere kolayca ulaşabilirsiniz.

Sadece plajların tadını çıkartmayı da tercih edebilirsiniz.. Limandan plajlara giden tekneler ve araçlar var. Kişi başı 4 dolara her yere ulaşmak mümkün. Cennet Adası ve Cabbage plajı bizim tercihimiz oldu.

Atlantis Oteli de gezilecekler listesinde yer almakta.. Otelin önünde harika bir plaj var. Oteli dolaşıp buradan okyanusa dalabilirsiniz.

Bay Street denilen ana cadde gün içerisinde oldukça hareketli. Dükkanlar ve Straw Markette dolaşmak çok keyifli.  Ama  akşam saatlerinde her yer kapalı. Bu caddeyi gezmeyi geç saatlere bırakmayın.

BAHAMALAR BAŞKENTİ  NASSAU HAKKINDA KISA KISA

Nassau , Bahamalar’ın başkenti ve aynı zamanda en büyük ticaret merkezidir.  Bahamalar’ın  nüfusunun %70’i burada yaşar. Böyle büyük bir oran duyunca çok kalabalık zannetmeyin… Yaklaşık 250.000 ‘dir toplam yaşayan sayısı. İngiliz Milletler topluluğu’na bağlı bir takım adadır. Atlas okyanusundaki Kuzey Amerika’ya en yakın adalardır. Kuzey Karayip Adaları diye de geçer. Ana karaya yakın olunca haliyle Bahamalar en çok ziyaret edilen, turizm gözdesi adalardır. Bazılarına Florida Eyaleti’nin kıyı şehirlerinden feribotlar kalkmaktadır. Cruise turlarının da mutlak uğrak limanıdır.

1492’de Kristof Kolomb tarafından keşfedilen adalar cenneti yıllarca sömürge altında kalmıştır. 1629 da İngiliz Kralı 1. Charles tarafından bakanlarının birine bağış olarak verilen Bahamalar, 1983’de Karayipler topluluğu ortak pazarına (CRICOM) dahil olmuştur. O tarihten bugüne kadar da turizm açısından sürekli gelişme kaydederek günümüzde en tercih edilen tatil cennetleri arasında yer almaktadır.

NASSAU’YA NASIL GİDİLİR? VİZE GEREKLİ MİDİR?

Şehir merkezine  15 km uzaklıkta Lynden Pindling Uluslararası Havalimanı vardır. Birleşik Devletlere, Karayiplere, Kanada ve Birleşik Krallık’a  uçuşlar yapılmaktadır. Türkiye’den direk uçuş yoktur. Uçakla gideceklerin Amerika üzerinden aktarma yapmaları gerekmektedir. Bahamalar her ne kadar İngiliz Milletler Topluluğu’na bağlı olsa da Türk vatandaşlarından vize istenmemektedir. Aktarmalı uçuşla adaya gidip uzun bir tatil yapmayı düşünebilirsiniz. Deniz, kum, güneş tatili olduğu kadar gezilecek yerler açısından da zengin bir menünüz olacaktır. Ama benim tavsiyem okyanusu aşıp kıta değiştirecekseniz tek bu adayla yetinmeyin. Florida turunuza dahil edin. Miami’yi, Orlando’yu falan gezin bunca yol kat etmişken. Zaten İstanbul’dan gidecekseniz uçuşunuz Miami’ye olacaktır. Bir iki gün kalıp kısa bir Bahamalar Cruise turu yapın. Bu şekilde çok daha ekonomik bir şekilde Bahamalar’ın tadını çıkartabilirsiniz. Teklif var ısrar yok…Tercih sizin..Benim param bol karışma sen derseniz karışmam elbet…

NASSAU ŞEHİR İÇİNDE ULAŞIM

Jetney adlı minübüsler adanın tamamında ulaşım sağlamaktadır. Limanda gemiden iner inmez karşınıza çıkmaktadır. İstediğiniz koya plaja bunlarla ulaşmanız mümkündür. Kişi başı 4 dolar gibi bir ücret ödemeniz yeterlidir. Akşam 19:00’a kadar servis vermektedirler. Bu saati kaçırırsanız taksilerden faydalanabilirsiniz. Cennet adasına giden tekneler de vardır.

Araç kiralayarak da gezebilirsiniz. Binek araçların günlük kiraları 80 dolardan başlamaktadır. Buggy turu yapan firmalar da mevcuttur. Araç kiralayacaksanız trafiğin soldan aktığını hatırlatmak isterim. Yerlilerin araç kullanma şekli de biraz tehlikeli bilmenizde fayda var.

NASSAU ADASI PLAJLARI

Nassau’nun plajlarını gördüğünüz sırada turkuaz sulara dalmak için sabırsızlanacağızdan emin olabilirsiniz. Ada’nın ağırlıklı olarak kuzeyi olmak üzere dört bir tarafı plajlarla çevrilmiş durumdadır.

CABBACE BEACH: Şehir merkezine 5 km mesafededir. Atlantis otelinin bulunduğu koydadır. Pırıl pırıl bembeyaz kumsalı olan bir plajdır. En gözde plajlardan biridir. Atlantis Oteli’nin bulunduğu koydadır. Günübirlik ziyaretçiler için tesis olmamakla birlikte şemsiye, şezlong kiralayan ve içecek satan  yerliler hemen çevrenizi sarmaktadırlar. Kendinizi suya bıraktığınız andan itibaren hiç çıkmak istemeyeceğinizden aslında şezlonga pek de ihtiyacınız olmayacaktır. Her mevsim öğle saatlerinde sıcaktan ve güneşten biraz olsun korunabilmek için şemsiye kiralamanızı öneririm. Pazarlık yapmayı da ihmal etmeyin. 50 dolardan açılan şemsiye kirası kapısını 15 dolar ile kapatabilirsiniz. Türk usulü ne tuttururlarsa onu kapıyor adanın yerlileri.

Biz adada günübirlik kaldığımızdan Atlantis’i de gezmek istediğimizden bu plajı tercih ettik. Bunun dışında siz  CABLE BEACH, JAWS BEACH, PARADISE ISLAND BEACH’lerden birisini tercih edebilirsiniz. Hepsinde aynı güzellikleri bulacağınızdan eminim. Birisine gidip doyasıya okyanusun tadını çıkartın.

Plajlardaki oteller de kullanıma açık. Barlarından ve restaurantlarından faydalanabilirsiniz. Biz Atlantis Oteli’ni tercih ettik. Çok şık bir tatil köyü. Adanın doğal atmosferini bozmadan naturel renklerde yapılmış. Cruise turlarında çocuklu aileler için de bu otelin eğlence parkları öneriliyor. Biz kalabalık ve gürültü ortamları tercih etmediğimizden parkların yakınından hızla geçtik. Ama sizin aradığınız böyle bir eğlence ise tam yerindesiniz.

AYASOFYA MÜZESİ’nde BİR GECE

AYASOYA’nın EV SAHİBİ KEDİ , ADI GLİ

Cami mi yoksa klise mi, yok efendim niye müze.. diye yıllardır tartışılıp durur Ayasofya. Bir türlü paylaşılamaz asıl hangi dini  temsil ettiği. Benim oyumun bir önemi yok ama gönlüm müze olarak kalmasından yana. Kim ne derse desin zaten Ayasofya’nın bir sahibi var. Adı Gli. Çok asil, tam bir kraliçe. Hiç kıpırdamıyor. Baş köşede oturup ziyaretçilere poz veriyor. Alışmış gördüğü yoğun ilgiye. Hiç mi hiç sıkılmıyor.  Neredeyse 1.500 yıldır dimdik ayakta duran bu muazzam yapının ev sahibi o. Obama bile gelmiş yine füturunu bozmamış bizim Gli. Müzenin kültür varlıkları envanterine de girmeyi başarmış. Durum böyle olunca ben de çekmeye çalıştım kendisini. Başı o kadar kalabalık ki zar zor da olsa yakaladım birkaç pozunu. Merak edenler için koydum İnstagramda hikayelerime. Kedi severim ben, bilen bilir. Zaten hep çekerim yakaladıkça poz poz. Sıradan bir kedi sanılmasın diye de, Gli hakkında  birkaç kelam edeyim dedim blog sayfamdan sizler için.

Adı Gli, rengi gri, gözleri biraz şaşı. Pek iştahlı olmadığı belli. Azıcık cılız, tüyleri zayıf. İstinye Üniversitesi’nin Oscar’ı gibi zengin değil. Maaş almıyor, barınaklara da bağış yapamıyor. Sadberk Hanım’ın kedisi Kayısı gibi sosyal medya muhabirliği de yapmıyor. Çalışmıyor…Tembel, yan gelmiş yatıyor. Kibirli mi kibirli. Eee ne bekliyordunuz ki, kedi mi kedi.

DÜNYANIN 8. HARİKASI AYASOFYA

Dünyanın 8. Harikası olan Ayasofya en çok ziyaret edilen müzeler arasında gösterilmektedir. Her ne kadar literatüre böyle geçmiş olsa da müzenin web sayfasındaki istatistikleri inceleyince üzülmeden edemedim. 2014’e kadar her yıl artarak 3,5 milyona ulaşan  yıllık ziyaretçi sayısı 2017’de yarı yarıya düşmüş. Son yılın rakamlarının açıklanmasını merakla bekliyorum. Çünkü Ayasofya demek İstanbul demektir. %50 ziyaretçi sayısı düşmesi demek İstanbul’a gelen turist sayısının da %50 düşmesi demektir. Çünkü şehrimize gelen turistlerin ilk uğrak yeri Sultanahmet Meydan’ı ve Ayasofya Müzesi’dir.

Hristiyanlar ve Müslümanlar için çok önemli tarihi değeri olan bir yapıdır. 900 küsur yıl kilise olarak hizmet vermiştir. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethedilmesiyle camiye çevrilmiştir. Yaklaşık 500 yıl da cami olarak kullanılmıştır.

Atatürk’ün emriyle 1935 yılında müze olarak ziyarete açılmıştır. Büyük önder en doğrusunu düşünmüş her zaman olduğu gibi. Sayesinde rahatça istediğimiz zaman bu muazzam yapıyı gezebiliyoruz. Ben birkaç yılda bir Sultanahmet’e giderim ve her defasında da ilk buraya gelirim.

AVRUPA MÜZELER GECESİ’nde AYASOFYA

“Avrupa Müzeler Gecesi” etkinliği kapsamında Türkiye’de 49 müze kapanış saatlerinden gece 23.00 ’a kadar açık ve ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor. Listede İstanbul’dan da 3 müze yer almakta.. Ayasofya Müzesi de bunlardan biri. Bu yıl 18 Mayıs Cumartesi akşamına denk geldi bu özel gün. Biz de fırsat bu fırsat deyip, gündüz defalarca gördüğümüz bu özel yapıyı gece de görmek üzere yollara düştük.

Hem de ramazan dolayısıyla Sultanahmet Meydanı’nın çok kalabalık olacağını bile bile, hiç çekinmeden gittik İstanbul’un merkezine. Tam da iftar saatine denk geldik. Aman allahım kalabalık da ne kelime. Mahşer ayaklanmış desek yeridir. Sirkeci’den Sultanahmet’e yürürken önünden geçtiğimiz bütün lokantalar tıklım tıklım dolu, masalar sokaklara taşmış. Meydan da sere serpe yayılmış ahali bulduğu boşluğa, açmışlar çıkınlarını iftar pikniği yapıyorlar.  Boşluk bulamayanlar çöp konteynırlarının yamacına kıvrılmışlar. Tamam bu meydan hepimizin herkes gelebilir, herkes orucunu açabilir ve sonrasında teravih namazına gidebilir. Acaba diyorum yemekten sonra mı gelseniz. Malum İstanbul burası. Her yer deniz kenarı. Mis gibi iyot kokusunda piknik yapmak varken bu ne şimdi.

Her neyse  biz insan selinin arasından zar zor ulaştık Ayasofya’ya. Oldukça uzun bir sıra vardı ama çok çabuk ilerliyordu. Gişede ödeme falan yapılmadığından çarçabuk güvenlik kontrolünden geçtik ve muradımıza erdik. Attık kendimizi Tarihin kollarına.

AYASOFYA’yı ŞU ÖLÜMLÜ DÜNYADA GECE DE GÖRMEK NASİPTE VARMIŞ

Müzenin çok az kısmı aydınlatılmıştı. Çok daha iyi yapılabilirdi. Budapeşte bu konuda harika. Oradaki gibi olmasını ümit ederdim. Devasa şamdanlardaki aydınlatma yeterli değildi. Kalabalıktan fotoğraf çekmek ve birlikte gezmek imkansız gibiydi. Bu yüzden çaktırmadan koptuk Canel’le birbirimizden. Ben dosdoğru şu ünlü Kedi Gli’yi bulmaya gittim.  Birkaç poz verdi sağolsun kırmadı beni. Gürültü ve kalabalık çok da yaşatamadı bizde mistik bir hava. Ama pişman da olmadık. Tadını çıkartalım gelmişken dedik. Gezdik kokladık tarihi havasını. Roma Vatikan’ı andık. Gezerken “Hagia Sophia” yazısını görünce duyduğumuz heyecanı anımsadık. Diğer taraftan da  “MUHTEŞEM YÜZYIL” dizisinde  Kanuni Sultan Süleyman ve ahalisinin namaza yürüdüğünü gözümüzün önüne getirdik. Diziyi yaşadık. Sarılıp çektik selfielerimizi. El sallayıp kapıdaki Türk bayrağımıza saygı duyduk veda ettik bu muhteşem yapıya.

AYASOFYA MÜZESİ ZİYARETÇİLERİ İÇİN BİLGİLER

Ziyaret Saatleri; 1 Nisan’dan itibaren yaz tarifesine geçilmiştir. 31 Ekim’e kadar devam edecek sezonda 09.00 – 19.00 arasında müze haftanın her günü açıktır. Gişeden geçiş için son saat 18.00’dır.  1 Kasım – 31 Mart arasındaki kış sezonunda ise 17.00’a kadar açıktır ve son giriş saati 16.00’dır. Giriş ücreti 60 TL.’dir ve müze kart geçerlidir. Müzekart gişelerden temin edilebilir. Birçok müzenin aksine Pazartesi günleri de ziyarete açıktır. Sadece Ramazan ve Kurban bayramlarının birinci günü yarım gün ziyarete kapalıdır.


AYASOFYA MÜZESİ’ne Kimler Ücretsiz Girebilir?

1-18 yaş ve altındaki T.C. vatandaşı gençler ve çocuklar ile bu yaş grubundaki öğrenci gruplarının öğretmenleri
2– 65 yaş ve üstü T.C. vatandaşları
3– Gaziler ve refakatindeki anne, baba, eş ve çocukları ile şehit yakını kimlik kartı sahipleri
4– T.C. Vatandaşı ve Yabancı Engelliler ile bir refakatçisi

5– Er ve erbaşlar,
6– ICOM ve ICOMOS ile UNESCO kartı sahipleri
7– Yerli ve yabancı basın kimlik kartı sahipleri
8– Seyahat acentesi sahip veya sorumlu müdürleri
9– Kültür ve Turizm Bakanlığı kokardı olan profesyonel turist rehberleri
10– Kültür ve Turizm Bakanlığı personeli ve emeklileri ile refakatindeki anne, baba, eş ve çocukları
11– 8 yaş ve altındaki yabancı uyruklu çocuklar
12– Hayatboyu Öğrenme Programı çerçevesinde Comenius Okul Ortaklıkları ile Erasmus Öğrenci Değişim Programı kapsamındaki gruplar ile bu gruplara refakat eden öğretmenler

İSTANBUL’un ÜÇÜNCÜ TEPESİ SÜLEYMANİYE

KANUNİ’nin SEMTİ SÜLEYMANİYE NİYE HÜZÜNLENDİRDİ BENİ ?

Hey gidi Kanuni bu sokaklarda dolaşırken mi yazdın o muazzam şiirlerini. Hürrem’e  aşk mektupları bu meydanlarda mı ilham buldu, kaleme geldi. Yaptığın ziynet eserlerini, mücevherlerini bu tepeden İstanbul’u seyrederken mi tasarladın. Osmanlı’ya en uzun sen hükmettin ya, senin kudretin mi yansıdı bu semte… Ondan mı etkilendim ben, ayrılamadım geçen gün buralardan. Yoksa yeniden yapılanacak deyip kırık dökük bırakılmış arka sokaklar neden ilgimi çeksin. Döneme ait birkaç sokakta tarihi ahşap evler kalmış. Hepsi alık soluk olmuş. Bakımsızlıktan çürümüş. Camların dışlarına, sokaklara gerilmiş iplerdeki çamaşırlardan belli ki, hala yaşam var aslında içlerinde. İyi ki terketmemiş bazıları buraları. İyi ki yaşatıyorlar bu semti sallan yuvarlan da olsa. Taş binalar dimdik ayakta kalmış da, iyi ki açılmış birkaç kafe lokanta. Çekmiş İstanbul’u ve Haliç manzarasını seyretmek isteyenleri kendilerine. Süleymaniye Camii’ni, Türbesi’ni ve Meydanlarını dolduran yerli ve yabancı turistler yok bu yokuşlu sokaklarda. Sultanahmet’teki Soğukçeşme sokağı gibi restore edilip korunmalıydı oysa. Yakışıyor mu bu hali koskoca Osmanlı’nın en büyük hükümdarının adını aldığı semte. Hüzünlendirdin beni Süleymaniye.

SÜLEYMANİYE’de BİR GÜN

Adını Süleymaniye Camii’nden alan, İstanbul’un en eski semtlerinden birisidir Süleymaniye. Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli devrine şahitlik yapmıştır. “Muhteşem Yüzyıl” dizisini seyretmeyeniniz yoktur herhalde. Bu semtte yokuşları tırmanırken, sokaklarında gezinirken, ahşap evleriyle kucaklaşırken, taş binaların içlerinde teraslarına çıkmak için merdivenlerini tırmanırken dizi setinin içindeymişsiniz gibi hissettiriyor bu semt.

1 Mayıs bayramını fırsat bilerek kardeşlerim Ümit ve Umut’la ve yeğenim Ceylin’le dolaştık buralarda. Erkek kardeşim iş için yurt dışına gidecek yakın bir tarihte. Hem bizimle hem de İstanbul’la vedalaşsın istedik. Yanımda fotoğraf makinam da yoktu. Birkaç foto çekeyim dedim fırsat bu fırsat. Ne zamandır gelmek istiyordum Haliç manzaralı kafelerine. Cihangir yazımda da yazmıştım ya ben tepeleri, teras kafeleri severim diye. Haliç Teras Cafe’de buluştuk. Kahve keyfi yaptık. Sonra dolaştık bütün sokaklarını. Ceylin’le itiş tepiş bir halde çektim bu totoğrafları şip şak. Bu seferlik idare edin artık. Yakında Canel’le gelip tekrar çekeriz elbet.

Sonra Yürüdük Süleymaniye Camii’ne kadar. Selam ettik Kanuni’ye türbesinde. Dua da ettik gelmişken. Oradan Beyazıt Meydanı’nda yemledik güvercinleri. Ceylin kuşlarla oynarken ben de Üniversite’mi seyrettim uzaktan.

Bunca yol gelmişken Kapalı, Çarşı’ya, Tahtakele’ye, Mısır Çarşısı’na uğramadan olmaz dedik. Çizdik yeni bir yürüyüş rotası. Ceylin biraz söylense de, arada onu hoplata zıplata tamamladık rotamızı. Acıktık, hem de kurt gibi. Eminönü’nde balık mı yesek dedik. Baktık çok kalabalık. Ne olacak canım Galata Köprüsü’nden de geçelim istedik. Geçtik geçmesine de biraz yorgunluktan sürüne sürüne. Karaköy’de iskele’de yedik yemeğimizi. Uzun uzun oturduk, içtik çayımızı. Dinlendik. İstanbul’umuzun güzelliklerinden vapurumuza bindik geçtik kendi Kadıköy yakamıza. Yeni nesil küvet gibi vapura denk gelmediğimiz için de ayrıca mutlu olduk. Bir de baktık ki 19.000 adım atmışız. Eritmişiz çoktan yediklerimizi içtiklerimizi. Vapurda otururken anladık ne kadar yorgun düştüğümüzü.

Umarım bir daha  nasip olur,  üç kardeşin İstanbul’un üçüncü tepesinden başlayıp semt semt gezmesi.

YEDİ TEPELİ İSTANBUL’un ÜÇÜNCÜ TEPESİ SÜLEYMANİYE

Osmanlı İmparatorluğu’na en uzun süre hükmetmiş Kanuni Sultan Süleyman döneminde kurulmuş bir semttir Süleymaniye. İstanbul’un üçünce tepesi diye anılır. Adını Süleymaniye Camii ve Külliyesi’nden alır. İstanbul’un, Haliç’in en güzel manzarasına sahiptir. Osmanlı döneminin en seçkin semtlerinden biridir. 20. Yüzyılda ise semt eski görkemli günlerine veda eder.  Zamanında ulemaların seçkin insanların oturabildiği ve hatta rivayete göre buraya yerleşebilmek için vergi ödedikleri semt  profil değiştirir. 1950’lerden itibaren bütün İstanbul’u etkileyen yoğun göç dalgası, tüm Suriçi İstanbul’da olduğu gibi Süleymaniye’yi de olumsuz etkiler.. Semtin genel görünümü değişir.. Görkemli konaklar yerini, bakımsız harap eski evlere bırakır. Gelir seviyesi düşük ailelere, kişilere, berduşlara mesken olur buralar. Evlerin bir kısmı da sözde yanar, bahaneyle otopark yapılır. Fırsatçılara gelir kaynağı olurken tarihi bir semt yok olur. Sorumluların da ilgisini çekmez bu durum uzun yıllar.

Bazı ahşap köşkler, konaklar İstanbul Üniversite’sinin korumasına ve kullanımına verilmiş durumda. Bunlar daha merkezi yerlerde olanlar. Süleymaniye Bayazıt arasında ana cadde üzerindekiler.

1985 tarihinde semt Unesco tarafından dünya kültür mirası listesine eklenir. Ama bu gelişme de semtin korunmasına fayda sağlamaz. 2010  yılına kadar pek birşey yapılmaz. İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla Fatih Belediyesi bir proje başlatır. Yüzlerce eski eser binanın, çeşme, cami, han, hamam gibi 23 tane anıt eserin restore edilmesine karar verilir. Semtin tarihi dokusuna uymayan binaların yenilenmesine başlanılır.

Ben sokaklarda gezerken yıkılmış binalara rastladım. Süleymaniye Külliyesi civarındaki İstanbul Üniversitesi’nin tabelası olan binaların dışında bir restorasyon göremedim. Ama başlanmış diye yazılıyor çiziliyor medyada. İnşallah en kısa sürede sonuçlanır diyeceğim ama Unesco’nun el atmasının üzerinden nerdeyse 35 yıl geçmiş. Bu kadar sürede şehir inşa edilebilirdi. Ülkemizde maalesef tarihe kültüre verilen değerin boyutları belli. O açıdan benim fazla bir beklentim yok. Süleymeniye’deki tarihi doku dünyanın başka bir ülkesinde olsaydı, aslına uygun restore edilirdi ve turizm cennetine dönüştürülürdü.

İstanbul’da o kadar çok böyle eski semtimiz var ki. Maalesef hiçbirinin kıymeti bilinmiyor. Turistler birkaç günde gezip kaçıveriyorlar. Düşünsenize Muhteşem Yüzyıl dizisi onlarca ülkede hayranlıkla seyrediliyor. Dizinin geçtiği dönemin semtleri turu yapılsa eminim yoğun ilgi görebilir. Yurt dışı turlarına gidenler bilirler. Bir sürü ekstra kara turları düzenlenir. Şu filmin çekildiği film seti falan gibi. Yüzlerce Euro ödeyip meraktan gidenler çok olur bu turlara.

Neyse olumlu düşünelim olumlu olsun. Proje planlandığı gibi tarihi dokusuna uygun tamamlansın. Turizme açılsın. Yerliler yabancılar dolsun taşsın. Bol bol para harcasınlar. Semt kalkınsın. Keseler dolsun. Temennimdir.

SÜLEYMANİYE CAMİİ VE KÜLLİYESİ

Rivayete göre Kanuni rüyasında peygamberimiz Hz. Muhammet’i görür. Haliç ve Boğaz’a nazır bir tepede beraberlerdir. Peygamberimiz Süleyman’a tepeye bir cami yaptırmasından söz eder. Konumunu da tarif eder.  Ertesi gün Mimar Sinan’ı çağırır padişah. Sinan padişahın rüyasını tarif edercesine bir cami önerisinde bulunur. Kanuni şaşırır tabii ki. Bunun üzerine Sinan dün geceki kutlu ziyaretinizde ben de iki adım arkanızdaydım der. Rivayet işte inanmak size kalmış. Ben inanmadım. Tarihimizde adettentir. Her yeni padişah bir öncekinden daha görkemli bir cami ve külliye yaptırır.

Hangi sebepten yapılmış olursa olsun. Süleymaniye Camii ve Külliyesi İstanbul’un en güzel tarihi eserlerinden birisidir. Mimar Sinan’ın ustalığını sergilediği muazzam bir yapıdır. Süleymaniye Camii ve Külliyesi,  içerisinde çok değerli eserler barındıran Süleymaniye Kütüphanesi de bugün İstanbul Müftülüğü olarak hizmet veriyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Mimar Sinan’ın türbeleri ve devirin önemli şahsiyetlerinin kabirleri  de burada yer almakta.

Caminin avlusunda gezmek insana huzur veriyor. İstanbul’u gezmek istiyorsanız Süleymaniye semtine de bir tam gününüzü ayırmalısınız. Dar sokaklarda gezinirken kaybolmaktan hiç korkmayın. Yokuşlara tırmanın hepsinin sonu Külliyenin veya Caminin bir köşesine çıkacaktır.

Bu semti gezerken çok yürüyecek çok yorulacaksınız. Yine korkmayın mola verip dinleneceğiniz, keyifle Haliç’i ve İstanbul Boğazı’nı seyredeceğiniz manzaralı kafeler sizi bekliyor. Yeditepe, Kubbe-i Aşk, Haliç Teras bunlardan bazıları. Camii’nin çevresinde de yeme içme mekanları var. Manzarayı seyretmek varken ne diye bunları tercih edeceksiniz ki. Yalnız  uyarmadan geçemeyeceğim. Bu kafelerin tamamında nargile içiliyor. Kapalı ortamlarına koku sinmiş durumda. Sıcak havada geziyorsanız açık teraslı olanları tercih edin. Biz Haliç Teras Cafe’de buluştuk. Adı teras ama Haliç tarafında sürgülü camları var. O sırada nargile içen olmadığı halde ben kokudan rahatsız oldum. Sizi bilemem.

Günün sonunda şip şak çektiğim fotoğrafları kısa bir video yaptım. Ufukname YouTube kanalımdan izleyebilirsiniz. Videomun fonunda da, Halit Ergenç’in Muhteşem Yüzyıl dizisinde büyük aşkı Hürrem’e okuduğu  şiirini dinleyebilirsiniz.

KADIKÖY’ün SEMBOLÜ BOĞA HEYKELİ

GEZGİN BOĞA HEYKELİ

Kimler kimler buluşmuştur bu heykelin çevresinde yıllardır…Ne hikayeler vardır? Bilmem ki kaç seven kucaklaşmıştır burada? Acaba hep mutlu kavuşmalara, gezmelere, tozmalara, hayırlı alışverişlere mi buluşma noktası olmuştur bu boğacık. NewYork Grand Terminaldeki randevu merkezi nasıl opal saat ise, Kadıköy’ün de boğası aynı şeydir.

Anadolu yakasında oturanlar Kadıköy’de yapmazlar mı; nişandı, düğündü, kınaydı alışverişlerini. Eeeeee  nerede buluşulacak koskoca Kadıköy’de. Boğa’da randevu verilir elbette… Adettendir. Altıyol ne de olsa burası. Burada randevulaşılır sonra bu altı caddeden hangisine gidilecekse gidilir.

Sırf alışveriş için değil, vaktiyle sinemaya gidilecekse de Kadıköy’e gelirdi bizim yakalılar. Gençler bilmezler tabi. AVM mi vardı eskiden. Boğa’da buluşulur Bahariye’ye çıkılırdı.

Çoğunlukla buluşmalara ev sahipliği yapsa da, kimi zaman da protestoların yürüyüşlerin başlangıç noktasıdır boğa. Kimler hangi amaçlar için toplaştı burada kim bilir ? Ne sloganlar atıldı. Ne ideallere ulaşıldı.

Fenerbahçe’nin maçlarında da en çoşkulu yer yine burasıdır oldu bitti. Elbette sarı lacivertlidir bizim boğa. Kadıköy’ün göbeğinde başka hangi takımlı olabilir ki zaten. Maç günlerinde boynunda takımının atkısı sarılıdır. Forma giydiği bile olmuştur.

Boğa bizdendi zaten özel muamele yapılmazdı. Onunla fotoğraf çektirmek de kimsenin aklına gelmezdi. Onu kaybetmek korkusu yoktu çünkü. Zaten akıllı telefonlar da yoktu ki şıp diye çekim yapalım.

Geçen gün uzun zamandan beri ilk defa bir dostumla biz de burada buluştuk. Baktım ki bir yarıştır gidiyor. Fotoğraf çektirmek isteyenler heykelin çevresinde yer kapmaya çalışıyor. Parlamış, altın sarısı olmuş boynuzları ve kafacığı bizim emektar boğa’nın. Çoluk çocuk çevresinde bir kare yakalamanın telaşındalar. Sarılıp sarılıp fotoğraf çektiriyorlar. Ben de yakaladım bizimkini yalnızken tek bir karecik. Nostalji oldum aşka geldim. Yazdım iki satırcık.

Nedir bizimkinin hikayesi diye sorarsanız; Bir rivayete  göre, Sultan Abdülaziz avcılığa, hayvan figürlerine meraklıdır. 1864’de Paris’te yaşayan heykeltraş Isidore Jules Bonheur’a “Dövüşen Boğa” adlı bir heykel yaptırır. Diğer bir rivayete göre ise, 1.Dünya Savaşı’ndan sonra gücün sembolü olan savaşçı heykel, Fransa’dan Almanya’ya oradan da bize gelmiştir.

Artık hangisine inanacağınız size kalmış. Hangisi doğru olursa olsun bilinen tarihte heykelin gezgin olduğu, oradan oraya taşınıp yerleştirildiği bir gerçektir. Dövüşen Boğa sırasıyla, Yıldız Şale Köşkü’nün bahçesine, Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesine, Belgrad Ormanları’ndaki Bilezikçi Çiftliği’ne, Spor ve Sergi Sarayı önüne yerleştirilir.  1971 yılında Kadıköy’de Şehremaneti Binasının önüne getirilir. En son olarak da, bizim “Gezgin Boğa” 1987 yıllından beri Altıyol kavşağında yaşamına devam eder.

Gücün sembolü, aslı dövüşen bir boğa da olsa,  benim gözümde “Gezgin Boğa” o…Umarım daha çok uzun yıllar evinde, Kadıköy Altıyol’da sevenleri kavuşturmaya devam eder.

YUNANİSTAN KORİNT KANALI (CORINTH CANAL GREECE)

KORİNT KANALI’nın HÜZÜNLÜ HİKAYESİ

Geçerken birçoklarını heyecanlandıran kanal, bazılarını da acıklı hikayesi dolayısıyla üzmektedir.  Biz heyecanlananlar tarafındayız. İzmir’den başlayıp Adriyatik’e kadar uzanan bir cruise seyahatimiz sırasında bu kanaldan geçmek bize nasip oldu sizlere de umarım olur.

Yunanistan’daki Korint Kanalı, Saronik ve Korint Körfezlerini birbirine bağlar. Yunanistan Anakara ile Mora Yarımadası’nı ortadan ikiye ayırır. Kanalın uzunluğu yaklaşık 6,5 km, genişliği ise 21,5 m. dir. Maksimum 17 m genişliğinde gemiler geçiş yapabilmektedir. Çok dar bir kanal olduğu için tek yönlü geçişe izin verilmektedir. Onun için gemiler kanalın iki ucunda girişlerde bekletilmektedir. Panama ve Süveyş kanallarından farklıdır. İki uçtaki deniz seviyeleri eşit olduğundan kanal boyunca basamaklar yoktur. Tünel gibi tek bir parçadan oluşmaktadır.

Deniz ulaştırması adına çok büyük kolaylık sağlamaktadır. Ege Denizi ile İyon Denizini ve dolayısıyla Akdeniz ve Adriyatik Denizlerine ulaşımı kolaylaştırır. Koskoca Mora Yarımadası’nı dolaşmadan şıp diye kısacık bir kanaldan geçiverirsiniz. Ama tabii ki yapımı şıp diye kolay olmamıştır. Çok zorluklar atlatılmıştır.

Kanalın yapım fikri çok eski çağlara kadar dayanmaktadır. Atılan adımlar bu çağlardan beri başarılı olamamıştır. Başlatılan çalışmalar bölgenin çok kayalık olması sebebiyle hep kısa sürede durdurulmuştur.

Yunanistan Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını ilan ettikten sonra 1830 lar da fikir ortaya atılmıştır. Zamanın Devlet Yöneticisi Ioannis Kapodistrias fikir babası olarak tarihe geçmiştir. Tarihe geçmiştir geçmesine de ortada para olmadığı için proje durdurulmuştur. Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Yunanlılar tekrar aşka gelmişler ve 1881 yılında 1.Kral Yorgo döneminde ihale açmışlardır. İhaleye start veren Fransız firma 8 yıl dayanabilmiş ve proje tekrar rafa kalkmıştır. Ta ki  1890’da porjeyi bir Yunan firmasının üstlenmesine kadar. 8 yıl öncesinde ve sonra 3 yıllık bir çalışma ile toplam 11 yıl süren çalışmadan sonra en nihayetinde 1893 yılında Korint Kanalı hizmete açılmıştır.

KORİNT KANALI HİKAYESİNİN VAHİM TARAFI

Gelelim hikayenin vahim kısmına…Ne var bunda yapılmış işte 11 yıl gibi bir sürede diyebilirsiniz. Yapılmış yapılmasına da çok dar yapılmış. Bir çok gemi geçememiş. Gemilerin enleri düşünülmeden yapılmış. Geçerken zarar gördükleri için gemilerin çoğu kanalı tercih etmeyip eski tas eski hamam deyip Mora Yarımadası’nı dolaşmaya devam etmişler. Bu yüzden de Yunanistan çok zarar etmiş. Hedeflediklerinin ancak sekizde biri geçiş sağlatabilmişler. Boşuna bir yatırım olmuş.

KORİNT KANALI TRAŞLANMAK ZORUNDA KALINMIŞ

Yunanlılar bakmışlar ki zarar üstüne zarar ediyorlar. Kanalı genişletmeye karar vermişler. Kanalın duvarlarını bildiğiniz traşlamışlar. Bu işlemi de pek düzgün yapamamışlar kopan ve kanala düşen kaya parçaları yüzünden uzun süre kanal kapalı kalmış. Bizim geçerken heyecandan öldüğümüz kanalın başına gelmeyen kalmamış anlayacağınız. Ama daha bitmedi bunlar kanalın iyi günleri. Daha neler bekliyor garibimi…

KORİNT KANALI BOMBALANIYOR

Garibim kanal genişletiliyor, kayalar temizleniyor. Tam kanal hizmete açılıyor derken, 2. Dünya Savaşı başlıyor. Yunanistan savaşta İngilizlerin yanında yer alınca Almanlar Korint Kanalı’nı bombalıyor. Yardım amacıyla gemi geçişine engel olmuş oluyorlar. Savaştan sonra da onarılması yine bir dünya masraf ve zaman alıyor.

GÜNÜMÜZDE KORİNT KANALI

Başına gelen bunca talihsizlikler ve işbilmezliklere rağmen kanal günümüze kadar gelmiş durumda. Yaklaşık 700 km’lik bir ulaşım tasarrufu da sağlamakta. Ancak darlığından dolayı zamanımızdaki birçok yük gemisine ev sahipliği yapamamakta. Daha ziyade Cruise turlarının görsel şöleni olmaktadır. Yunanistan’da Pire Limanından hareket eden Adriyatik ve Akdeniz Cruise turlarının bir kısmı kanaldan geçmektedir. Yine ufak çaplı gemiler tabi. Son zamanlarda yapılan kişi kapasitesi çok yüksek gemiler değil.

2000’li yıllarda kanalın kullanım alanı genişletilmek istense de Yunanistan da ki malum ekonomik kriz yüzünden projeler hayata geçirilememiştir.

Bir zamanlar ülkemizden İzmir ve Kuşadası hatta İstanbul Karaköy ve Antalya Limanlarından hareket eden bir sürü Cruise firması vardı. Son yıllarda maalesef çok azaldı. Acentecilik zamanlarımda ben de uzun yıllar bu turlara operasyonlar yaptım. Yunan adaları, Adriyatik sahilleri, Güney Kıbrıs, Mısır, İsrail liman liman dolaştım. İstanbul’dan başlayıp vize sıkıntısı olmadan çok gruplar gezdirdim.

KORİNT KANALI’ndan GEÇERKEN DUYULAN HEYECAN

Cruise turlarında enteresan yerlerden geçerken gemi içinde anonslar geçilir. Şu saatte şuradan geçeceğiz gibisinden. Günlük bültenlerde zaten bellidir. Saatler planlar programlar. Yolcular heyecanla güvertede toplaşır. Video kameralar, fotoğraf makinaları yarışır. Şimdilerde akıllı telefonlar, canlı yayınlar yerini aldı bu yarışın. Zamanında kızımın da yanımda olduğu bir grup gezisinde bizim de yarışıp çektiğimiz kanal görüntülerini düzenleyip siz takipçilerim için Youtube ufukname kanalıma koydum. Yarışıp diyorum çünkü aynen öyle olmuştu. Sezin video kamerayı bana vermemek için güvertenin en tepesine tırmanmıştı. Artık görüntüleri siz tahmin edin. Kanalda duvarlarda dolaşan sincaplar  mı ararsınız…Uçuşan kelebekler böcekler mi. Çocuk gözünden çekilmiş Korint Kanalı videosunun adını “Korint Kanalı’nın hüzünlü hikayesi” koydum. Keyifli seyirler

GÖKÇEADA & İMROZ REHBERİ

GÖKÇEADA’da GÜNEŞ BİR BAŞKA BATAR

Dünyanın ilk Cittaslow adası. 2011 yılında bu ünvanı almış olan ada ilk ve tek en sakin ada durumunda. Ünvanı hak eden pek çok da özelliğe sahip. Rüzgarlı koyları, serin denizi, sörfü,  sualtı milli parkı, peynir kayalıkları, tuz gölü, rum köyleri, sakızlı dibek kahvesi, karadut dondurması, zeytini, zeytinyağı, sabunu, üzüm bağları, şarabı, balığı, mezeleri, meyhaneleri, organik tarımı, hayvancılığı, keçi eti, yeşili, mavisi, harika doğası ve hepsinden güzeli başka bir yerde bu şekilde seyredemeyeceğiniz gün batımıyla  huzurlarınızda Gökçeada…Ya da eski adıyla İmroz. Gün batımı neden ünlü derseniz, ülkemizin en batı noktası olduğundan güneş en son burada batıyor da ondan.

İMROZ ADI NEDEN GÖKÇEADA OLDU?

1970 yılına kadar  İmroz olan adı Gökçeada olarak değiştirildi.. Kuzey Ege’de yer alan yalnızca iki Türk adasından biri olduğundan sanırım ismi değiştirildi. Bozcada’dan sekiz kat daha büyük ve ülkemizin en büyük adası. Çanakkale’nin bir ilçesi olan adada İlçe merkezine bağlı on tane köy bulunmakta. Ana karaya çok uzak olduğundan ve yalnızca denizden ulaşılabildiğinden doğası pek bozulamamış. Adanın çevresi 95 km. Denizi ve koyları kadar yer altı su kaynakları da bol. Her yerde içme suyu çeşmeleri bulabilirsiniz. Her yer orman, yemyeşil, oksijeni de bol. Hava bedava, su bedava, plajı denizi bedava. Ege’de ve Güney’de pek alışık olmadığımız bakirlikte. Senenin 300 günü rüzgarlı olan adada nem oranı da düşük. Yazın en sıcak zamanlarında dahi bunalmadan tatil yapabilirsiniz.

GÖKÇEADA’ya NASIL GİDİLİR?

Adayı gezerken araca ihtiyacınız olacak. Bu yüzden en güzeli kendi aracınızla gitmek. İstanbul’dan gidiyorsanız TEM otoyolu ile Tekirdağ, Keşan, Gelibolu  üzerinden Kabatepe Limanı’na 4,5 saatte, limandan da adaya arabalı feribotla 1 saat 15 dakikada ulaşabilirsiniz. İstanbul – Kabatepe arası yaklaşık 350km’dir.

İzmir, Bursa, Ankara’dan kendi aracıyla gidenlerin  Eceabat – Kabatepe Limanı güzergahından ikinci bir feribot  kullanmaları gerekmektedir..  Bursa – Çanakkale 280km, İzmir – Çanakkale 330km ve Ankara – Çanakkale arası 650km’dir.

Mevsime göre sefer saatleri değişiklik göstermektedir. Seyahatinizi planlarken, yaz sezonu için biletlerinizi online alabilirsiniz.  Yola çıkmadan hava durumunu da kontrol etmeyi ihmal etmeyin. İptal edilen seferlere denk gelebilirsiniz.  Otomobil 50 TL. Şoför haricindeki yolcular da ücrete tabi 5 TL. Nisan sonlarında yaz tarifesine geçiş yapılacak. Fiyatlar değişebilir yalnızca fikir olsun diye yazıyorum. Ücretleri ve sefer tarifesini GESTAŞ sitesinden kontrol edebilirsiniz. www.gdu.com.tr

Araçsız gitmek isteyenler ise direk Gökçeada seferi yapan otobüs firmaları da mevcut. Ya da  Çanakkale’ye gelip  deniz otobüsüyle de adaya geçebilirsiniz.  Ada içerisinde de toplu taşımayı kullanabilirsiniz. Plajlara koylara minibüsler var ama çok fazla sefer yok. Saatlerini öğrenmelisiniz. Küçük bir de taksi filosu var. Günlük anlaşma yapabilirsiniz.

Ayrıca Gökçeada’da 2010 yılından beri Havalimanı da var. Gökçeada rehberlerinde de yaz aylarında sefer yapılıyor deniliyor ama ben şu anda İstanbul’dan uçuş yapan bir firma bulamadım. Olsa şu sıralarda yaz ayları için tarifeler açılmış olurdu diye düşünüyorum. Ama benim tavsiyem zaten başta da belirttiğim gibi kendi aracınızla gitmek. Ya da adada araç kiralamak. Yüksek sezonda gidiyorsanız çok fazla kiralama firması yok yalnızca iki tane var sıkıntı olabilir. Aracınızı önceden planlamanız da yarar var.

Gökçeada kuzeyden güneye 13 km, batıdan doğuya da yaklaşık 30 km. Köyler arasındaki yollar genellikle asfalt. Ama gezeceğiniz koylar, plajlar ve köyler dağınık durumda. 3 – 4 günde hepsine yetişebilirsiniz.

GÖKÇEADA’da NEREDE KALDIK?

Biz adayı köyleriyle ve koylarıyla komple keşfetmeyi istediğimizden, yani yalnızca deniz tatili olarak düşünmediğimiz için merkezi bir otel tercih ettik. Kayabalı Oteli’nde kaldık. Daha önce burada kalmış birkaç arkadaşımızın tavsiye ettiği bir otel idi. İyi ki onları dinlemişiz diye çok memnun ayrıldık. Ayrılırken hala sosyal medyada takipleştiğimiz bir de dost edindik. Otel bir aile işletmesi. Çok sıcak karşıladılar bizi. Çok geniş suit bir odada ağırladılar. Fiyatları da aldığımız kaliteli hizmete göre çok ama çok makul kaldı. Yemyeşil bir bahçe içerisinde, az katlı  taş bir bina ve kahvaltı servisi yaptıkları üstü kapalı çevresi açık bir restaurant. Gökçeada’ya giderseniz gönül rahatlığı ile konaklamanız için tavsiye edeceğim bir yer. Zaten deniz kenarlarında çok fazla konaklama seçeneği yoktu biz gittiğimizde. Şimdilerde yapıldı mı bilemiyorum. Çok rüzgarlı olduğundan sanmıyorum. Aydıncık plajı konaklama imkanı sunan nadir bir  koy idi. Bu koyda kalmamakla çok iyi yaptığımızı ertesi gün zaten çok net anladık Adada birkaç butik otelin yanı sıra ev pansiyonculuğu yapılmakta. Ege’ye kıyasla konaklama fiyatları çok uygun.

SUALTI MİLLİ PARKI ve GÖKÇEADA PLAJLARI

Gökçeada’nın kuzeyi deniz canlıları açısından çok büyük bir zenginliğe sahip. 180 çeşit canlı tespit edilen adanın kuzeyi 1999 yılında Sualtı Milli Parkı olarak ilan edilmiş. Bilimsel araştırmalar için kullanıma açık bu bölge de avlanmak yasak.

Gökçeada’da denize girilebilecek bir çok plaj ve bakir koylar var. Rüzgarın yönüne bakıp o gün ona göre bölge tercih etmenizde fayda var. Genelde güney koyları daha az rüzgar alıyor. Hava lodosa dönmediği sürece tabi.

Aydıncık Plajı,  Sörfçülerin tercihi olan bu koyda bir otel ve prefabrike tarzda pansiyonlar yer almaktaydı. Burası Gökçeada’nın konaklayabileceğiniz tek koyu. O kadar rüzgarlıydı ki bizim gittiğimiz ilk günde değil kalmak ikinci gün deniz için bile burayı tercih etmedik. Rüzgardan ve kum fırtınasından kiraladığımız şezlonglarda güneşin tadını çıkartamadık. Rüzgarın etkisiyle denizde pek bir hareketliydi. Doğal hareketinin yanısıra sörfçüler ve deniz motosikletlerinin yoğunluğu yüzünden küçük bir alan yüzmek ve serinlemek isteyen halka bırakılmıştı. Çok kalmadık. Umduğumuzdan sıcak olan denize biraz girip kaçtık. Tuz Gölü’ne de rüzgarın aşırı yoğunluğu nedeniyle ancak selam verebildik. Sörf yapmak niyetindeyseniz doğru adres burası. Otel de sörf okulu gibi. Gökçeada’ya aslında biraz da kızım Sezin’in o güne kadar tatmadığı sörf aşkı için gelmiştik. Ama rüzgardan ve kumdan göz gözü görmeyince bu hevesinden vazgeçti. Biraz da sporcu olduğundan yarışlarını düşünerek kendine bir zarar vermekten çekindi.

Sualtı milli parkı ve Yıldızkoy,  Rüzgar güneyden esiyorsa kuzeyde yer alan bu bölgeyi tercih etmelisiniz. Yıldızkoy’un akvaryum gibi bir denizi var. En çok sevilen koylardan birisi burası. Ama dedim ya rüzgardan yana şansınız varsa buranın tadını çıkartabilirsiniz. Yıldızkoy Sualtı milli parkının içerinde yer alıyor. Şnorkelle yüzerek sualtını seyredebilirsiniz. Arabanızla koyun dibine kadar gidebilirsiniz. Aydıncık plajı gibi kumluk değil daha ziyade taşlık. Denize rahat girilebilmesi için plastik bir iskele kurulmuş. Bademli ve Kaleköy’e yakın yürüyerek plaja ulaşmak mümkün. Kafe beach hizmeti veren bir de tesis var. Beach dedim yanlış anlaşılmasın giriş ücretsiz.  Şezlong ve şemsiye kiralayabilirsiniz ve yediklerinizin içtiklerinizin ödemesini yaparsınız o kadar. Koyun sağ tarafına doğru geçerseniz  Peynir Kayalıkları’nı da görebilirsiniz.

Laz Koyu,  Bizim en çok sevdiğimiz koy burası oldu. Adını son dönemlerde adaya yerleşen Karadenizlilerden almış.  Adanın rüzgarından en az etkilendiğinden denizin ve güneşin tadını çıkartabiliyorsunuz. Deniz süt liman. Merkeze de uzak olduğundan kalabalık değil. Asfalt yoldan koyun yakınına kadar ulaşabiliyorsunuz. 500 m. kadar toprak yoldan gitmeniz gerekiyor o kadar. Küçük bir de tesis olduğundan aç da kalmıyorsunuz. Yanınızda hiç bir şey götürmenize gerek yok. Hasır şemsiye ve tahta şezlonglar da var. Çok ekonomik bir fiyata kiralayabilirsiniz. Taşlı denizinde iskele yoktu biz gittiğimizde, benim gibi ayaklarınız kıymetliyse  deniz ayakkabısı gerekli aklınızda bulunsun.

Kuzulimanı Plajı,  Feribotların yanaştığı koy tam da bu koy. Uzun bir plaj var. Tesisler de var. Merkeze yakın olduğundan kalabalık. Adanın doğusunda kaldığından rüzgar güneyden estiğinde tercih edilebilir.  Bizim tercihimiz daha bakir koylardan yana oldu. Hemen hergün merkezden uzaklaşıp yeni bir koya gittik.

Gizli Liman,  Uğurlu Köyünden geçerek adanın en batı ucuna giderseniz muhteşem bir koya ulaşırsınız. Biz gezmek için gittik ancak bu koyda denize girmedik. Arabanızda şemsiyeniz, yiyecek hazırlığınız  vs. varsa burayı tercih edebilirsiniz. İnce kumdan plajı masmavi bir denizi var. Ama tesis yoktu o vakitler. Biz hazırlıksız olduğumuzdan güneşte haşlanmamak ve aç kalmamak adına dönüp tekrar memnun ayrıldığımız Laz Koyuna gittik. Cennet gibi bir koy mutlaka görün derim.

Marmaros,  Biz Gökçeada da iken yolu kapalıydı. Çam ormanlarından geçilip koya ulaşılıyor. Marmaros Şelalesi de bir saatlik yürüyüş mesafesinde. Kış ve bahar aylarında su yoğun akıyor. Biz ağustos ayında adada olduğumuzdan yolun kapalı olmasına çok üzülmedik. Kısmet dedik. Gidemedik diye bunalıma girmedik.

Yuvalı Koyu, adanın güneyinde yer alan bu koyda Adalet, Sağlık ve Milli Eğitim Bakanlıklarının tesisleri yer almakta. Kurum çalışanlarının öncelikli olarak kullandığı bu tesislerin yakınında bir de otel var. Adalet Bakanlığının tesisi dışındaki hepsinin plajı halka açık. Zaten o kadar çok koy ve plaj var ki özele mahsus olan bu koyu tercih eder misiniz siz bilirsiniz.

GÖKÇEADA’nın  MERKEZİ ve  ALIŞVERİŞ

Adanın merkezi, namı değer adıyla Panayia, deniz kenarında değil. Kuzulimanı’na 7 km mesafede. Adalıların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak her şey burada.  Bankalar, Ptt, hastane, eczane, okullar.

Aya Panayia Klisesi, Merkez Camii,  iki eski çamaşırhane de merkezde Çınarlı Mahallesinde. Fatih Mahallesinde ise Kamu binaları, Metropolitan Klisesi ve Fatih Camii yer almakta.

Alış veriş için merkeze uğrayabilirsiniz. Şarap, zeytinyağı, sabun vs. adaya has ürünler valizinize atabilirsiniz. Denk gelirseniz Pazar günleri “Açık Pazar” da kuruluyor. Köylülerden  ev yapımı ürünler, salça, zeytin, çam balı, kekik balı, keçi peyniri  ve kekik alabilirsiniz.  Zamanınızın çoğunu burada harcamayın sakın. Rum Köylerine  ayırın derim. Zaten oteller merkez civarında olduğundan sabah akşam geçeceksiniz mecbur. Ama fırsatınız olursa merkezdeki pastanede  bademli kurabiye efibademi çayla deneyebilirsiniz. Ya da otelinizde kahvaltınız yoksa patlıcanlı böreğini tadabilirsiniz.

GÖKÇEADA RUM KÖYLERİ

Adanın büyük bir kısmı sit alanı olduğundan yapılaşma yalnızca ilçe merkezinde bulunuyor. Rum Köyleri, mimarisi hiç bozulmamış durumda. Arnavut kaldırımlı dar sokaklar, taş evler, kahvelerin bulunduğu küçük meydanlar görülmeye değer. Bazı köylerde ahşap ve taş bir arada kullanılmış evlerin bahçelerinde ocaklar var. Evler genelde avlulu ve iki katlı. Kiremitli çatılarında taşlarla rüzgara karşı kiremitlerin uçması engellenmeye çalışılmış. Bazı köylerde evlerin bir kısmı terk edilmiş. Kalanları da pansiyon olarak kullanılıyor.

Gökçeada merkeze en yakın köyler, adanın kuzey doğusunda toplanmış durumda; Zeytinli, Bademli, Yenibademli, Kaleköy ve Kaleköy Liman mutlaka gitmeniz gerekenler.

KALEKÖY ve KALEKÖY LİMANI

Eski ismi Kastro olan köy bir tepe üzerinde yer alıyor. Adı Rum köyü olarak anılsa da yaşayanlar 30 sene kadar önce göçmüş Doğu Anadolulu Türkler. Hiç Rum kalmamış durumda. Otel, pansiyon, restaurant ve kafeler bulunuyor. Adanın tek sabun atölyesi de bu köyde. En tepede kale kalıntısı bulunmakta. Bir tarafından Kaleköy Limanını, diğer taraftan da Yıldızkoy’u seyretmek mümkün.

Adanın manzarasının en güzel seyir terası burası. Gün batımını seyretmek ve fotoğraf çekmek için mutlaka bu tepeye gelin. Zaten akşam yemeğine de kalacak, varsa başka bir yemek planınız iptal edeceksiniz. Biz aynen böyle yaptık.

Kaleköy Limanı da turistlerin gezmek ve yemek içmek için çokça tercih ettikleri bir yer. Siz de Kordon boyunca yürüyüş yapabilir, çay bahçelerinde dinlenebilir ve hediyelik eşya tezgahlarına uğrayabilirsiniz. Bir akşamınızı da bu limanda balık yemek için ayırabilirsiniz.  Eskiden ulaşım ve ticaret için kullanılan liman, Kuzulimanı kurulduğundan beri ise bu amaçla kullanılmıyor. Balıkçı tekneleri ve yatlar için kullanılan bir marina olarak kalmış durumda. Limanda bir de küçük, beyaz ve şirin  Aya Marina Kilisesi var.

BADEMLİ & YENİ BADEMLİ KÖYÜ

Gliki yani Eski Bademli yine yüksek bir tepede kurulu ve yine muhteşem bir manzaraya sahip. Bu yüzden adanın balkonu diye anılıyor. Sit alanı olan dört köyden biri. Vaktiyle adanın en varlıklı köyüymüş. Halkı hayvancılık, meyvecilik ve süngercilik yapıyormuş. Sokaklarında gezinmek, taş evlerin fotoğraflarını çekmek ve köy meydanındaki Rum bir aile tarafından işletilen  kafede mola vermek çok keyifli. Kışın iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar insan yaşıyormuş ama yazları nüfus 150 kişiyi buluyormuş. Son yıllarda eski evleri alıp restore eden şehirliler de varmış. Köyün okulu artık hiç ihtiyaç olmadığından otele çevrilmiş durumda.

Yeni Bademli ise eskisinin aşağısındaki düzlükte çok yakın tarihte kurulmuş. Isparta ve Karadeniz’den göçenler yerleşmişler. Adadaki nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu köyde halk, tarım ve pansiyonculukla geçiniyor. Hem merkeze hem de denize yakın olduğundan dolayı turistlerin konaklamak için en çok tercih ettikleri köylerden biri. Yıldız Koy’a 5 dakikalık yürüme mesafesinde ve fırını olan merkezin dışındaki tek köy.

ZEYTİNLİKÖY

@ufukname @caneleligul

Turistlerin en çok ziyaret ettiği köyde çok sayıda kafe var. 60 civarında yerli halkı yaz kış yaşamakta. Sokaklarında gezinirken evlerinin önünde oturan köylülere rastladığınız bir köy burası. Yaşayan olunca o köy insanın gözüne çok daha sempatik görünüyor. Merkeze 3 km. mesafedeki köy koruma altında. Adanın en eski kilisesi Agios Geogios da burada. Kafeleri son zamanlarda Yunanistan’dan kendi memleketlerine dönen Rumlar işletiyor ve hepsi küçücük meydan civarında toplanmış durumda. Ortodoks Hristiyanların ruhani lideri 1.Bartholomeos Zeytinli’de doğmuş. Kafelerden başka birkaç butik otel ve köyün girişinde meyhaneler de var. Yemek için olmasa da Dibek kahvesi içmek, karadut dondurması veya sakızlı muhallebi yemek için bu köyde mutlaka mola verin. Rumlarla sohbet edin.

DEREKÖY

Adanın batısında yer alan tek Rum köyü. 150 hanede yaşam devam ediyor. Yarısı Rumlar, yarısı da Güneydoğu’dan gelip yerleşen Türkler’den oluşuyor. Köyde oğlak tandır yiyebileceğiniz bir kır lokantası da mevcut. Merkeze 14 km. mesafede olan bu köye zamanınız müsaitse gezilecek köyler listenizde yer verebilirsiniz.


GÖKÇEADA’da NE YENİR ve ÜNLÜ MEYHANELER HANGİLERİDİR?

Homeros’un İlyada destanındaki deniz tanrısı Poseidon’un adası burası…Bolluk diyarı diye anılıyor. Eti, balığı, mezeleri, zeytini, peyniri ve tatlılarıyla adadan yeme içme konusunda da memnun ayrılacağınızdan emin olabilirsiniz.

Otelinizde kahvaltınız yoksa bir sabah İlçe merkezinde patlıcanlı böreği deneyebilirsiniz. Üzerine de tatlı niyetine bademli kurabiyesi efibademi tadabilirsiniz. Sonradan açılmadıysa adadaki tek pastane olan Meydani Tadında’dan hediyelik bu kurabiyelerden kutu kutu alabilirsiniz.

Balık yemek için ilk tavsiyem, adanın en muhteşem manzarasına sahip,  Yukarı Kale köyündeki  İmroz Poseidon . Gün batımına denk gelen saatte mutlaka burada olun. Gün batımını seyredip lezzetli ege mezelerinin tadına bakın. Denizden fırlamış en taze balık hangisiyse onu ısmarlayın. Hayatınızdaki en romantik akşam yemeği olabilir, fırsatı kaçırmayın bol bol fotoğraflayın. Varsa merakınız sosyal medyadan hikayeler yayınlayın.

Kaleköy meydandaki tarihi çınaraltındaki Mustafa’nın Kayfesi de çok meşhur. Biz bu köye akşam gün batımı seyretmek için yemek saatinde geldiğimizden oturmadık. Ama siz çay saatinde uğramaya çalışın.

Zeytinli Köyü’nde, damla sakızlı muhallebisi,  karadut dondurması ve dibek kahvesiyle ünlü bir çok kafe var. Bizim tercihimiz  Nosta Cafe oldu. Köyün küçücük meydanındaki dükkanın önündeki ahşap masalarda, çiçek dolu saksıların ortasında oturup keyif yapabilirsiniz. Dibek ne diye soran çocuğunuza dükkandaki aslını gösterebilirsiniz. Madam’ın Yeri de, muhallebisiyle çok ünlü. Hepsi dar bir alanda aynı atmosferde. Birini seçip oturun hepsi bu. Muhtemelen aynı kahveyi içeceksiniz.

Barba Yorgo, adadaki sevilen bir  Rum tavernası. Tepeköy’de. Hem lezzetli bir yemek yiyip, hemde içip eğlenmek isterseniz doğru adres burası. Ada’nın nüfusu yaşlı olduğundan gece yaşantısı ve fazlaca müzikli mekanlar yok.

Son Vapur İmroz’da adanın en gözde mekanlarından. Zeytinliköy’ü gezdiğiniz gün burada yemek yiyebilirsiniz.  Meze ve balıkları birkaç yerde tadacaksınız zaten. Burada oğlak yiyin mesela. Adada keçi yetiştirmek önemli bir geçim kaynağı. Oğlak tandırı meşhur başka mekanlar da var. Son Vapur’un menüsünde buharda oğlak var. Sevmiyorsanız yine balık yiyebilirsiniz. Ama bu adrese uğramadan adadan dönmeyin.

Kaleköy Limanı’ndaki meyhanelerde de hem deniz manzarasının verdiği huzuru yaşayabilir, hem de çeşitli ada lezzetlerini tadabilirsiniz. Bizim balık için ikinci tercihimiz bu liman oldu. Ada merkezinde avlu içinde şirin başka mekanlarda var. Ama adadayız madem deniz görmeden yemek yemem derseniz ki haklısınız bu limana birkaç kez geleceksiniz demektir.

Bizim gibi kaprisli bir ergenle seyahat ediyorsanız üçüncü gün bıktım balıktan ben gelmiyorum yemeğe bana otele pizza söyleyin diye diretiyorsa, korkmayın merkezde bir pideci de var. Adada pide mi yenir diye ofurdanarak gittiğimiz pideciden mutlu mesut ayrıldık. Bir yörenin peyniri ve eti meşhur olursa, karadenizli göçmenleri de varsa pide kötü olabilir mi hiç. Bu da alternatif olarak aklınızda olsun diye yazdım.

Bolluk diyarı Poseidon’un adası İmroz Gökçeada’dan iyi ki gelmişim diye çok memnun ayrılacaksınız. Hatta keşke hava bozsaydı da şu feribot seferi iptal edilseydi de bir gece daha kalsaydım diye iç çekeceksiniz. Üzülmeyin yine gelirsiniz. Bizim bu ada nasıl olsa….

WASHINGTON DC PART III

PENTAGON MACERAMIZ

Amerikalı Mimar George Bergstom tarafından tasarlanmış ve Jhon McShain tarafından da 2 yılda inşa edilmiş ve 1943 senesinde açılmıştır. Dünyanın en büyük ofis binalarından biridir. Yunancada beşgen demek olan Pentagon, iç içe geçmiş 5 tane beşgenden oluşur. ABD Savunma Bakanlı’ğının merkezi olan bu binaya, pek tabii ki elini koluna sallayarak ziyaret edemezsiniz. Çok büyük güvenlik önlemleri var. Ziyaret izni 90 günlük bir işleme tabi. Binaya birkaç km uzaklıkta, 11 Eylül saldırısında hayatını kaybeden 189 kişinin anısına yapılmış bir de anıt var. Bu anıt dolayısıyla tur haritalarında Pentagon’da işaretli gözüküyor.

Ben de bu cesaretle, Canel’i çok zor ikna ederek metroya bindirdim. Metrodan iner inmez Visitors tabelasını takip ettik. Canel fotoğraf makinası boynunda gönülsüz adımlarla, ben visitors tabelasının verdiği cesaretle önde koşar adım.

Kapıya yaklaşınca, iki dev adam ve iki şirin rottweiler bize hoşgeldiniz demediler, hayrola gibi bir yüz ifadesine büründüler. Ben köpeklerle aynı boyda olduğumdan adamların yüzünü tam seçemedim. Fotoğraf çekip dönecektik dedim. Bu arada belirtmeliyim ki, ben kısa bir kadın değilim, köpekler çok uzun. Adamlardan biri konuşmadı hafifçe boynunu sağa çevirdi. Bir km mesafeden bile rahatça görülebilecek bir tabela, üzerinde bir fotoğraf makinası resmi ve kırmızı çarpı. O kadar net anlaşılıyor ki pardon pardon deyip ayrıldık yanlarından.

Çok korkmamışız demek ki metroya değil ters tarafa yürüdük. Canel’in yine geri dönelim çabasına rağmen, ben ısrarla içeri giremedik madem dıştan fotoğraf çekelim, telefon yasak yazmıyor dedim, demez olaydım.  Yine bir güvenlik ensemizde bitti. Canel zoom yapmış anıtı çekmeye çalışıyor, ben telefon elimde nereyi çeksem diye bakıyorum. Yine bir hayrola uyarısı aldık. Yok valla anıtı çekiyoruz dedik. Ya anıta gidin ya da metroya gidin dedi adam pek kibarca. Metroya doğru hızlı ama korkudan titreyen adımlarla ilerlemeye başladım. Bir de baktım ki kocam yanımda yok. Eyvah eyvah tutuklandı herhalde dedim. Artık bir tansiyonum olmadığını hissetim. Uzaya ışınladılar bizi herhalde  yeri hissedemiyorum  gibi oldum. Yıllar önce benzer bir korkuyu İsrail’de tecrübe etmiştim. Onu da yazarım bir ara. Her neyse aslında birkaç dakika ama bana saatler gibi gelen bir süre sonra metroda kavuştuk. Güvenlik neden geldin, nereye gidiyorsun, nereden geliyorsun gibi sorgulamış Canel’i. Onunda ağzından turist ve iki kez de Washington DC olmak üzere 3 kelime çıkmış. Korkudan nutku tutulmuş. Metroda gişeden geçtikten sonra rahat bir nefes aldık. Hani avrupadan anadoluya köprüden geçince, evine gelmiş gibi olursunuz ya,  öylesine huzurlu bir duydu. Treni beklerken ne yaptık bilin bakalım…Pentagon tabelasına dogru selfie… Tansiyonumuz tam oturmamış demek ki, bulanık bir hatıramız oldu.

Washington DC ye gelirseniz, izinsiz Pentagon’a sakın gitmeyin. Niye geldin diye soran iri kıyım güvenliklere de fotoda foto demeyin.  Biz ettik siz etmeyin. Şiddetle tavsiyemdir.

GÜRCİSTAN BATUM REHBERİ PART II

Batum Bulvarı …

GÜRCİSTAN BATUM’da HALK FAKİR Mİ?

Gürcistan 1991 yılında Sovyetler Birliği’ nden ayrılmıştır. Her ne kadar ayrılsalar da Rusça dillerine girmiştir. Karadeniz kıyısındaki bu şehrin insanı tipik Karadenizlilere benzeseler de, modernlik anlamında Rus insanından çok şey almışlardır.  Giyim kuşam ve davranışları rahattır. Kominizmin etkisinden de silkelenmişlerdir. Batum’u yeşili, parkı ve plajıyla tatil yöresi yapmak için, 2000’ li yılların başından beri ciddi uğraş vermişlerdir.  Her ne kadar şehrin görünen yüzünü makyajlamaya çalışsalar da, halkın çoğunluğunun fakirliğini anlamak için çok uzaklaşmanıza gerek yok. Teleferikle Sputnik Tepesi’ne çıkarken yavaş yavaş değişimi görebiliyorsunuz. Bize çok ucuz gelen her şey onlara pahalı. Öğretmen maaşının 100 dolara denk geldiğini hesaplayınca, bir şişe şarap en iyi restaurant da 10-15 dolar ne kadar da ucuz demekten vazgeçtik. Türkiye’de kazanıp Batum’da yaşarsak tabi çok ucuz. Bundan dolayı ülkemize çalışmak için göç edenlerin sayısı çok fazla.  Ülkesinde meslek sahibi ama bizim ülkemizde mesleğinin dışında işlerde çalışanlar var. Hekim olup da hasta bakıcılığı veya çocuk bakıcılığı yapanlar bile var. Üstelik evli ve çocuklu olmalarına rağmen ailelerini bırakıp ülkemize çalışmaya geliyorlar. Otelcilik yıllarımda ben de birçok Gürcü istihdam etmiştim.  Yöre insanı ile yaptığımız sohbetlerde insanların bu ekonomik durumu bizi oldukça üzüyor.

Sputnik Tepesi …

Şehrin çehresi ise hızla değişiyor. Biz gittiğimizde Birçok bina inşaatı devam ediyordu. Çoğunluğu da Türk firmalar tarafından inşa ediliyordu. Birkaç yılda bunlar muhtemelen tamamlanmıştır. Bir kez daha gitsek oldukça değişmiş, daha modernleşmiş bir şehirle karşılaşacağımıza eminiz. İnşallah bu şirin Karadeniz şehrinin geleneksel yapısı bozulmadan modernleştirilmesi başarılır.

BATUM’da İLK GÜN  ŞEHİR MERKEZİ

İlk gün şehir merkezini gezebilirsiniz. Her yer yürüyüş mesafesinde. İsterseniz bisikletle de gezebilirsiniz. Göreceğininiz belli başlı yerler;

AVRUPA MEYDANI (EUROPE SQUARE)

Avrupa Meydanı … Medea Heykeli …

Şehrin ortasındaki bu ana meydanda Medea Heykeli var. Medea elinde altın koyun postu tutuyor. Meydanın ortasında bir de fıskiyeli havuz yer almakta. Biz gezerken yağmur atıştırıyordu. Zaten su varmış, fazladan suya gerek yoktu dedik ama yağdı gün boyunca ara ara. Giyim kuşam olarak hazırlıklı olduğumuz için çok da sorun olmadı. Bir servete mal olan heykelin ve meydanın fotoğraflarını çekerken biraz zorlandık hepsi bu.

PIAZZA

Piazza İtalya’da meydan demek. Herkesin günün çeşitli saatlerinde toplandığı yer, yani tabiri caizse piyasa yapmak demek. Burası da Batum’un en hareketli yeri, Gürcistan’ın en güzel meydanı. Tiflis’te yoktu mesela bunun gibi bir meydan. Batum’dan sonra gittiğimizde gözlerimiz aramıştı. Bu meydan sizi Avrupa şehrindeymişsiniz gibi hissettiriyor. Oldukça geniş, çevresi cafelerle, otellerle ve restaurantlarla dolu. Batum için otel bakarken bu meydana bakan bir de hostel incelemiştim. Keşke rezervasyon yapsaymışım çok keyifliymiş diye iç geçirdim. Yaz aylarında meydanda konserler de veriliyormuş. Biz gezerken hava maalesef yağışlıydı. Yine de kahve molamızı burada verdik.  Cafeler çok şık seçip birisini oturabilirsiniz.

ASTRONOMİK SAAT (ASTRONOMIC CLOCK)

Şehrin en eski yapılardan birisi olan, Gürcistan Ulusal Bankası’nın binasının üzerinde yer alıyor. Bu bina UNESCO tarafından koruma altındaymış. Ünlü Memed Abashidzade Bulvarı üzerindeki bu bina ve Astronomik Saat’e mutlaka uğrayın. Her saat başında çan sesleri ile çalıyor ve ayla güneşin konumunu gösteriyor.  Prag ’da ki Astronomik Saat kadar özel olmasa da görülmeye değer.

ST. NICHOLAS KLİSESİ

1865 yılında yapımına başlanmış ve 1878’de de çanları takılmış. Osmanlı Döneminde çanların çalınmaması koşuluyla ibadete izin verilmiş. Osmanlılar bu toprakları kaybettikten sonra çanlar da çalınmaya başlanmış. Günümüzde şehrin ana klisesi olarak faaliyet gösteriyor.

BATUM BULVARI

7 km’lik sahil boyunca yapılmış çok keyifli olduğu anlaşılan bir bulvar. Anlaşılan diyorum çünkü biz kışın gittiğimiz için, hava da yağışlı olduğu için çok hareketsizdi. Ama yazın şehrin kalbinin burada attığı söyleniyor. Yaz aylarında plajın full dolu olduğunu öğreniyoruz. Bulvarda lazer ışık şovlarının yapıldığı fıskiyeli havuz da var. Sahil boyunca güzel bir havada yürüyerek veya bisikletle gezebilirsiniz. Heykelleri, çeşmeleri ve cafeleriyle meşhur bu bulvara gece de şovlar için mutlaka gelmelisiniz.

MIRACLE PARK

Batum bulvarı ile keşiyor ve sahilde yer alıyor. Otelimizin tam karşısında olduğu için gece ve gündüz panaromik olarak seyretmek fırsatımız oldu. Odamız sahile baktığı için şanslıydık. Ama bu otelde kalırsanız ve odanız buraya bakmıyorsa da üzülmeyin. Otelin Roof Barından da seyredebilirsiniz.

Çok kısa bir sürede tamamlandığı için bu ismi vermişler. Miracle yani mucize park denilmiş. Park’da büyük bir dönme dolap, Ali&Nino Heykeli, Sea Port, Chacha Kulesi ve Alfabe Kulesi var.

Alphabet Tower en gösterişlisi. Gürcü alfabesinin bütün harflerini taşıyor ve dizaynı DNA sarmalına benziyor. Spiral şeklindeki bu modern yapı 130m yükseklikte. Uzun ve modern binaların yeni yeni yapıldığı Batum’da her yerden görülebiliyor. Batum’un Eyfeli anlayacağınız. Gürcü alfabesindeki harflarin ülkedeki şarapçılığı temsil etmek üzere üzüm asmalarına benzediği de bir rivayet. Öğrenmesinin çok zor olduğunu bildiğim bu alfebe bu rivayetle gözüme çok hoş gözükmeye başladı.   

Ali & Nino Heykeli ise 7 metrelik kocaman hareket eden bir heykel. Tamar Kvesitadze’nin tasarladığı eser kavuşamayan iki insanı sembolize ediyor. Azeri bir müslüman olan Ali ile, Hristiyan bir Gürcü kızı olan Nino’nun imkansız aşkı anlatılıyor. Heykelim ilham kaynağı da 1937’de Viyana’da yayınlanmış, yazarı kesin olmayan Almanca bir Roman. Hava karardıktan sonra ışıklandırılan heykel birbiri etrafında dönüyor ama asla kavuşmuyor. Biraz daha yazarsam ağlayabilirim. Bu dünya bazen çok kötü ama değil mi?

Chacha Kulesi, İzmir saat kulesinin ikizi gibi diyebilirim. Tek farkı Temmuz ve Ağustos aylarında saat 19:00’da 10 dakikalığına su yerine Gürcü votkası Chacha aktığını öğrenince niye kışın geldik diye kafamızı duvarlara vurmak istiyoruz.

Sea Port ise, müziğin ve her türlü eğlencenin merkezi. Miracle Park  festival ve konserlere ev sahipliği yapıyor. Batumi Summer Set Festivali bunlardan en canlısı.

BATUM’da İKİNCİ GÜN

Makhuntseti Şelalesi …

Gürcistan’ın Acara Özerk  Bölgesinin başkenti olan Batum’un çevresini de zamanınız varsa  mutlaka gezin.  Ganio Apsaros Kalesi, Adjarian Şarap Evi ve üzüm bağları, Makhuntseti Şelalesi ve yanıbaşındaki Makhuntseti Köprüsü bölgede göreceğiniz yerlerden. İlk gün peşimizi bırakmayan yağmur, ikinci gün yerini güneşe bırakıyor. Çoğunluğu doğada geçecek gezimizi sayesinde rahatça yapabiliyoruz.

Ganio Apsaros Kalesi, 1.yy’da Romalılar tarafından yapılmış. Tarih boyunca da çok defalar el değiştirmiş. Romalılardan sonra Bizanslıların sonra da Osmanlıların eline geçmiş. 1878’de de Ayestefanos antlaşması ile Rus topraklarına katılmış. Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan ettiği 1991’den sonra da kale, Acara Özerk Bölgesi’nde kalmıştır. Meraklıysanız kaleye gelip tarihi biraz koklayabilirsiniz. Terk edilmiş gibi, tek bir görevli bile yoktu biz gittiğimizde. Belki yazın daha çok ilgi görebilir diye düşünüyorum. Batum’a 12 km mesafedeki kale Çoruh nehri kıyısında. Kale için olmasa da bölgenin doğası için ve varsa merakınız fotoğraf çekimleri için bölgeye gitmenizi öneririm.

Makhuntseti Tamara Köprüsü … @ufukname.com

Makhuntseti Tamara Köprüsü,   Volkanik taşlardan 12.yy’da Kral Tamara tarafından yaptırılmış. 25 m. uzunluğunda ve 2 m genişliğinde antik bir köprü. Hemen yakınındaki Makhuntseti Şelalesi de yemyeşil doğanın ortasından akan pırıl pırıl ışıl ışıl bir su şöleni. Şehre 30 km. mesafedeki bu doğa güzelliği de görülmeye değer.

Adjarian Şarap Evi ve Üzüm Bağları,  Bizi bu bölgeye getiren öncelikli yer burası diye itiraf etmeliyim. Alfabetik Tower’da anlatmıştım, Gürcü alfabesindeki her harf üzüm asmasına benzetilerek tasarlanmış. Rivayet tabi. Şarapçılık kültürünün Gürcistan’da ne kadar önemli olduğuna vurgu yapmıyor mu bu rivayet.  Hillary Clinton gelmiş zamanında bu mekana, duvara da fotoğrafı asılmış. O gelir de biz gelemez miyiz deyip, ikinci gün çevre gezisi turumuzu en son burada bitiriyoruz. Neden acaba J J J ? Şarap ve çok sert konyak tarzı birşey ikram ediliyor. Kırmayıp tadıyoruz. Hatta evimizde barımıza kunulmak üzere birer şişe alıyoruz.  

Adjarian Şarapevi …

BATUM’da BAŞKA NELER VAR?  TURUMUZUN SONU

Bütün bunlar dışında, Batum’da teleferikle Sputnik Tepesi’ne de çıkabilirsiniz. Teleferik istasyonuna yürümeden saatlerini kontrol etmenizi öneririm. Seferler mevsime göre değişebiliyor ve sabah çok erken başlamıyor. Çok uzun bir güzergahı yok ama kabinleri temiz. Şehride en yüksek tepesinden görmek güzel.

Ters Ev ve Botanik Bahçesi’ne de gidebilirsiniz. Ters Ev bizim hiç ilgimizi çekmedi. Aslında başta listemize almıştık. Laz yemeklerinin yapıldığı bir restaurant diye. Aşırı turistik kokan mekanlardan çok hoşlanmadığımızı daha önce de def’aten belirtmiştim. Uzaktan bakmamız bize yeterli oldu. Batum’daki İkinci günümüzde, bu ters ev yerine, bizi gezdiren şoförümüzün tavsiye ettiği Gürcü Restaurantına gitmeyi tercih ettik.  Botanik Bahçesi ise, arabayla şehrin 20 dakika dışında kaldığından ve hava da çok müsait olmadığından biz gitmedik. Oldukça büyük bir bahçe bir ucundan diğerine 1,5 saatte yürünüyormuş. Beş bin çeşit bitki olan bu güzel bahçeyi zamanınız bolsa ziyaret edin derim.

GÜRCİSTAN BATUM REHBERİ PART I

Batum Piazza Meydana …

BATUM ’a NASIL GİDİLİR?

Gürcistan’a girişlerde vize ve pasaport istenmediğinden giriş çok kolaydır. Nüfus kağıdınızla giriş yapabilirsiniz. Hopa’dan aracınızla gidip Hopa sınır kapısından geçecekseniz de, aracınız için herhangi bir ekstra işleme gerek yok. Ehliyetinizin olması yeterli. Cipli ehliyete bile gerek yok. Tam kapı komşusu anlayacağınız.

Uçakla gidecekseniz birkaç yolu var. İstanbul’dan direk Batum’a uçabilirsiniz. Kısıtlı zamanınız varsa pahalı olan bu yolu kullanabilirsiniz. Zamanınız varsa Hopa’ya uçuş bileti alabilirsiniz. Aynı uçakla gideceksiniz ama Batum havalimanından servislerle Hopa’ya gidip sınır kapısından tekrar Gürcistan’a giriş yapacaksınız. 3 saat civarında zaman kaybetmiş olacaksınız fakat çok daha ekonomik uçacaksınız.

Biz kışın gittiğimiz için ve yalnızca 2 gece kalacağımızdan  direk Batum’a uçmayı tercih ettik. Uçuşumuzu çok erken planladığımızdan ve yüksek sezon olmadığından çok fiyat farkı da ödemedik. Siz yaz aylarında gidecekseniz Hopa’ya uçmayı seçebilirsiniz.

Bir diğer yolda Trabzon’a uçmak oradan toplu taşıma veya araç kiralayarak sınırdan geçmek olabilir. Hatta zamanınız bolsa bir iki gece Trabzon’da kalıp şehri bir güzel gezebilirsiniz. Fırsat bu fırsat Karadeniz havasını hem sınırımızdan hem de komşudan koklayabilirsiniz.

BATUM NEDEN BU KADAR MODA OLDU?

Öncelikli nedeni vize ve pasaport istenmemesi. 90 günden fazla kalacaksanız ve Gürcistan’dan sonra Türkiye’ye dönmeyip başka bir ülkeye geçiş yapacaksanız bu söylediğim geçerli değil tabbi ki. Ülkemizde kumarhanelerin yasaklanması da kumar sever insanlarımızı Gürcistan’a ve Kıbrıs’a kaçıran önemli bir neden. Batum’da komşu kapımız olunca bu konuda yoğun bir talep olduğu kesin. Bir diğer neden biraz önce yazdığım ulaşım kolaylıkları. Batı sınır komşularımız Bulgaristan ve Yunanistan’da da kumarhaneler var. Hatta Bulgaristan’da sınıra en yakın şehirde bol miktarda var. Bir ara yazarım, kumarhaneli otellerin hepsi Türkler için kurulmuş adeta. Ama vize ve aracınız için işlemler biraz fazlaca. Batum için bunların hiç birine gerek yok. Bundan dolayı Türk insanı için fazlaca cazip.

Ayrıca birçok Gürcü de Türkçe  konuşup anlayabiliyor. Dil sıkıntısı çekmiyorsunuz. Oteller  pek olmasa da yemek içmek çok ekonomik. Avrupa’nın birçok şehrine kıyasla Batum’da çok ucuza çok daha fazla damak tadınıza uygun yiyip içebiliyorsunuz. Şarapları çok kaliteli.  Şarap tadımı yapabileceğiniz mekanları ve şehre yakın üzüm bağları var. Alkol ve sigara çok ucuz. Sigaraya karşıyım biliyorsunuz. Fiyatların ucuzluğuna vurgu yapmak istedim yalnızca.

Yaz aylarında plajları da çok keyifli. Karadenizliler kendi memleketlerinde yaşayamadığı rahatlığı burada yaşayabiliyor. Yüksek sezonda Kıbrıs ve Akdeniz sahillerimize göre yaz tatili çok daha ekonomik. Daha ne olsun.

BATUM da HAFTA SONU KAÇAMAĞI

Sadece iki günde gezilir mi demeyin. Pekala da gezilir. Üstelik biz gittiğimizde kışın ortasıydı. Hava da yağışlıydı. Buna rağmen şimdi yazacağım her yeri rahatlıkla gezdik. Size tavsiyem sonbahar veya yaz aylarında gitmeniz. Bizim yapamadığımız Plajından Karadeniz’ e dalmanız. Yarı Şile’ liyim ben. Karadeniz’i iyi bilirim. Geç ısınır geç soğur, az tuzludur. Çok rahat girersiniz. Herkes sevmez ama ben severim dalgalarında boğuşmayı.  Sonbaharda’da nimetlerinden faydalanırsınız. Denizden ne çıkarsa yiyenlerdenseniz yaşadınız.

Batuma’a sırf şehir gezisi için gidiyorsanız zaten iki gün yeterli fazlasında sıkılabilirsiniz. İki günde nasıl gezebilirsiniz, nereleri gezebilirsiniz detaylı bir şekilde yazdım. Keyifli okumalar.

Çoruh Nehri …

BATUM DA ARAÇ KİRALAMAYA GEREK YOK

Bizim gibi Batum’a direk uçacaksanız ve yalnızca iki günde şehri ve civarını gezmek niyetindeyseniz araç kiralamanıza gerek yok. Çünkü şehir çok küçük çoğu yere yürüyerek ulaşabilirsiniz. Birkaç yere de taksi kullanabilirsiniz. Avrupa şehirleri gibi toplu taşımalara günlük, haftalık vs. Bilet almanıza da gerek yok.

İlk gününüzü şehre ayırın. İkinci günü de şehrin dışındaki tarihi mekanlara ve üzüm bağlarına doğaya ayırın. Hem araç kiralama hem de çevre gezisi yap diyorsun. Bu nasıl iş dediğinizi duyar gibiyim. Her ne kadar çok turistik bir şehir olmasa da otellerde turizm firmalarının deskleri var. Sizin kaldığınız otelde veya hostelde yoksa da  Radisson Blu gibi büyük otellerde var. Pekala gidip yardım alabilirsiniz.  Biz bu şekilde yaptık çok da rahat ettik. Bir günlüğüne çok ucuza şoförlü araç kiraladık. Üstelik Az biraz Türkçe bilen birini yönlendirdiler. Listemizde olan her yere kolayca ulaştık. Sohbet muhabbet de bonusu oldu. Kendimiz araç kiralasaydık Gürcü insanının sıcaklığını, ülkenin bazı gerçeklerini öğrenmemize imkan olmayacaktı. Turist rehberlerinde yazanlar genelde ülkenin ve şehrin vitrinidir. Detayları ancak ve ancak yöre insanlarıyla sohbet şansınız varsa öğrenebilirsiniz.

BATUM’da GÜRCÜ YEMEKLERİ

Batum’da Gürcü restaurantlarının hemen hepsinde benzer menü bulacaksınız. Karadeniz ve Doğu Anadolu mutfaklarımızı andırdığından yemekleri yadırgamayacaksınız. Çok fazla çeşit yok ama Batum’da aç kalmayacağınız ve Şarabın da eşlik edeceği sofralardan fiyat ve lezzet açısından mesut kalkacağınız kesin. İşte bizim denediklerimiz ve en meşhur olanlar;

Haçapuri …

Haçapuri Gürcü pidesi, peynirli ve arzu ederseniz üzerinde yumurtalı olarak servis ediliyor. Kıymalı vs. çeşitleri de var.  Karadeniz’in yuvarlak üstü açık kalın hamurlu pidesine benziyor. Bizimkine göre daha küçük ama bir tanesi bir kişiyi rahatlıkla doyurabilir. Çok özel bir tat değil, bizim Karadeniz pidemiz kadar da başarılı değil. Gelmişken tatmak adına ortaya bir tane söyleyin derim. Ya da otelinizde kahvaltı yoksa, bir sabah kahvaltı niyetine yiyebilirsiniz.

Chashushuli, Güveçte sunulan sebzeli et yemeğidir. Soğan, sarımsak, patates, mantardan yapılıyor. Kişniş sevmiyorsanız burada en çok kullanılan baharat. Sipariş verirken kişniş istemediğinizi özellikle belirtmenizi öneririm.



Khinkali …

Khinkali Gürcü Mantısı, Hinkali diye okunuyor. Erzurum’da da biz mantıya hıngel deriz. Yarım ay şeklinde irice yapılır. Baharat ve soğan konulmaz yalnızca tuzlu çiğ kıyma ile yapılır ve az haşlanır. Bir de daha küçük bohça şeklinde yapılan mantımız vardır. Yuvarlak kesilen hamur ucu açık kalacak şekilde bohça gibi kapatılır. Haşlanınca içine sıcak su girsin her lokması sıcak kalsın diye. Biraz eziyetli bir kapatma şeklidir. Rahmetli babam yalnızca bunu yerdi ve annem ona özel yapardı. Geri kalanını şapka şeklinde kapatırdı. Gürcü mantısı bizim bu bohçadan daha büyük ve özel elekli tencerede buharda haşlanıyor. Etli, mantarlı, peynirli ve patateslisi yapılıyor. İçi sulu kalıyor. Bu yüzden elle yenmesi gerekiyor. Sert kısmından tutup suyunu akıtmadan yemeniz gerekiyor. Bizim gibi kibarlık yapıp çatal bıçakla yerseniz lezzetini alamıyorsunuz. Biz hepsinin tadına bakmak amacıyla birer ikişer hepsinden ısmarladık. Gürcüler kayık tabaklarda tepeleme söylüyorlar. Menülerde genellikle  taneyle fiyatlandırılıyor.

Ukrayna restaurantı …

Gittiğimiz bir Ukrayna restaurantında da aynı tip yemekler vardı. Patatesli mantı yarım ay şeklinde çatalla kapatılmıştı. Güveçte de et yerine tavuk kanatları yine patates ve soğanla pişirilmişti.

Gürcü Şarabı …

Peynir ve Şarap, Gürcü peynirleri çok lezzetli. İsli kaşar peynirini ve bizimkine benzer beyaz peynirini şarap eşliğinde tadın mutlaka. En şık restaurantlarında bile bizdeki kadeh fiyatına şişe açtırabilir ve kaliteli Gürcü şaraplarını deneyebilirsiniz. Çok beğenecek eve dönerken birkaç şişe alacaksınız emin olun.

Bal, Arıcılık Gürcistan’da önemli bir geçim kaynağı. Eve döndüğünüzde, hafif damağınızı yakan gerçek bir bal yemek isterseniz , valizinize bir şişe atın.

Çaça, Gürcistan’ın milli içeceğidir. Kırsal kesimlerde halk bahçeden ne meyvesi toplasa atıp votkasını yapıyor.  Şeffaf rengi gibi masum bir içki değildir. Oldukça serttir. Genellikle sek içilir. Azerbeycan’da da meşhur olan armut gazozunu eşlik ettirenler de vardır.

BATUM’da KUMARHANELER ve GECE HAYATI

Gezilerimizde bizim aslında çok fazla gece yaşantımız yoktur. Kumar’da tarzımız değildir. Bütün gün gezip yorulduktan sonra, akşamları uzun uzun akşam yemeği yeriz, keyif yaparız. Ertesi sabah da güne erken başlayacağımız için gece yarılarına kalmayız. Nadiren müzikli mekanlara, barlara gideriz. Tek şehir turlarımız için söylüyorum bunu. Daha uzun tatiller ve cruise turlarında durum başka.

Batum’da  ilk gecemizde kumarhaneye gittik. Sonuçta birçok vatandaşımız bu maksatla buraya geliyor. Fikir vermezsek olmaz dedik sizin için fedakarlık yaptık. 150’şer TL’lik limit koyduk. Sigara içilen ortamlar pek bana göre değildir. O yüzden çok fazla kalmak niyetinde değildim. Ama demleme çayı görünce, çay ocağına en yakın makinenin başına geçtim. Param çabuk bitmesin diye de kuruş kuruş oynadım. Canel’in atmosferden şikayeti olmadığı gibi benim bütün karşı çıkmalarıma rağmen sigarasını tüttürdü, pokerini oynadı. Bütün havalandırmaya rağmen atmosferi biraz dumanlı olsa da, yemek içmek sigara vs. Herşey bedava. Yemek için de öyle çok detaylı bir açık büfe yok. Ama akrabanızın evinde gibi rahatsınız.  Tas kebabı, pilav o gecenin yemeğiydi. Çok da damak tadımıza uygundu. Üzerine de çay…oh mis… Bize çok iyi geldi. Turlarımızda genellikle iki öğün yeriz. Sabah yoğun bir kahvaltı yapıp geziye çıkarız. Arada kahve molası veririz. Akşam üzeri de yemek yeriz. O gün sanırım biraz erken yemişiz ki kumarhanede çok acıktık. İkramlara karşı koyamadık.

KUMARDAN PARA DA KAZANDIK

Yedik içtik üzerine bir de para kazandık. Ben çay içeceğim diye kuruş kuruş oynarken en büyük ikramiyeyi bulmaz mıyım. Makina müzik kıyamet oldu. Canel heyecanla yanıma uçtu. Kuruşla oynadığımdan büyük ikramiyenin yüzde birini kazandığımı anlayınca bana küstü. Bu kadar kumar yeter deyip ne kar ne zarar çıktık. Benim karım Canel’in zararını kapattı anlayacağınız. İçeri girerken Canel’in ödediği parayı, çıkarken  ben aldım. Canel’e de vermedim. Kumar parası verilmez adettendir dedim.

Kumar tavsiye etmiyoruz ama Batum’da gidecekseniz illa, Radison Blu’da yaşadık biz bütün bunları. Hiç yabancılık çekmeyeceğiniz de kesin. Ortada Gürcü yok, hepsi bizim Karadenizli vatandaşlarımız. İtiraf etmeliyim ki,  hangi kumarhaneye gidelim diye kafa yormadık. Zaten kaldığımız otelin içerisinden geçiverdik. Dışarıdan da ayrıca kapısı var.

BATUM’da NEREDE KALDIK?

Tercihimiz Radisson Blu Oteli oldu. Alfabetik Tower’ın karşısında, şehir merkezinde olan bu otelden çok memnun ayrıldık. Odaları çok konforluydu. Turizmci olduğumuzu öğrenince de, odamızı ekstra talep etmeden business odaya upgrade ettiler. Deniz manzaralı oldukça geniş keyifli bir odada kaldık. Tek şehir gezilerinde otelin yıldızından çok konumu bizim için daha önemlidir.  Bu sefer kumarhane de yapılacaklar listemizde olduğundan bu oteli tercih ettik. İlk gece kumarhaneyi, ikinci gece de spayı ziyaret ettik. Malum ikinci günümüzde dağ tepe gezip yorulup üşüdük. Spada yorgunluk atmak iyi geldi.  Kahvaltısı da muhteşemdi. Çeşitli ve kaliteli bir büfe vardı. Taze sıkma portakal suyundan kuş sütü kuru üzümüne kadar yok yoktu. Resepsiyonda da turistler için info deski vardı. Zamanınız varsa otelin Roof Barında da biraz zaman geçirin. Şehri 18. Kattan seyredin.

Konumu, konforu, yemekleri, kumarhanesi, spası , turist desteği ve Roof Barı ile bu oteli Batum için öneriyoruz.

@ufukname