MÜZİK BOĞAZDAN GELİR KONSERLERİ

EYLÜL’de GEL DEDİ BÜYÜK USTA GELDİK & ALPAY

Boğaziçi ve konser birbirlerine çok yakıştı. Şarapla peynir gibi…Müthiş. Geçen ay Amerika’da New Orleans’ta Mississippi Nehrinde tekne turunda Jazz dinlemiştik. Hani şu pek bir ünlüdür “Wheels Boat Tour”. Kırmızı bir tekerlek döner teknenin arkasında tıngır mıngır süzülür nehrin üzerinde. Jazzın şehri New Orleans’a gidilince adettendir küçük bir servet verilir, binilir bu şirin şeye ve Louis Armstrong dinlenir. Mississippi’nin kahverengi bulanık sularında gezilir. Çevrede pek de bir şey yoktur. Amerikalılar kendilerini satmasını iyi bilirler. Ne yapıp edip getirirler seni çeşitli şehirlerine. Satarlar Allah ne verdiyse. Ama nostaljiyi de yaşatırlar doyasıya. Kendinizi Dejavu Film setinde falan hissedersiniz.

İşte böyle keyifle gezerken nehirde düşünmeden edemedim memleketimi. Biz dedim caanım Boğazımızı bu şekilde değerlendiremiyoruz. Ne yapayım huyum kurusun…Gezilerde turizmci damarım tutmadan olmuyor. Aklım hep kayıyor güzeller güzeli şehrim İstanbul’a ve  her köşesi ayrı muhteşem memleketime. Boğazımızda da konser tekneleri olsa diye iç geçiriyorum.

Eve dönünce Allah’tan başka bir şey istesem olacakmış diyorum. İnstagram da bir reklam çıkıveriyor karşıma; “Müzik Boğazdan Gelir”. Çok hoşuma gidiyor ve hemen etkinlik takvimini inceliyorum. 14 Eylül Cumartesi akşamına Alpay’ın konserine kapıyorum iki bilet. Küçük bir tekneyse tıklım tıklım bilette satılmışsa çok mu yorucu olur diye de düşünmeden edemiyorum. Tekne bu sonuçta sonuna kadar kalmak zorundayız. Salon değil ki beğenmezsek çıkalım.

Endişelerimizin boşuna olduğunu daha tekneyi dıştan görünce anlıyorum. Kadıköy’de İdo İskelesinde pek bir heybetli duruyor. Üç katlı kocaman bir tekne. Bina gibi, yüksek tavanlı ferah mı ferah. Sahnesi de oldukça geniş, yukarı yapılmış her üç kattakiler de rahatça seyredebiliyor. Birinci ve ikinci  katlara U düzeninde dörder kişilik masalar yapılmış. Yemek ve içki servisi yapılıyor. Zemin katta ise sahne önüne bar düzeninde yüksek tabureli masalar yerleştirilmiş. Arkasında da ayakta seyredilebilen oldukça geniş bir alan var. Bar servisi de oldukça iyi. Menü fiyatları makul. Personel yeterli.

En çok hoşuma giden şey ise, konserin 21.00 gibi erkenden başlaması. Çünkü tekne 23.30’da Kadıköy’e dönüş yapıyor. 24.00’da bal kabağına dönmeden Beşiktaş’ta gece sonlanıyor. Son zamanlarda oldukça popüler olan Şehirdeki diğer müzikholler gibi gece yarılarında başlayıp sabaha karşı son bulmuyor.

Gelelim  efsane isim Alpay’a…Maşallah demek istiyorum öncelikle. İleri yaşına rağmen saatlerce sahnede dimdik canlı performans sergiliyor. Orkestrası ve vokalisleri de süper. Zamanında hit olmuş, haftalarca top listelerinde yer almış şarkılarını söylüyor peşi sıra. Biz de zevkle dinliyoruz. “Fabrika Kızı”ve “Eylül’de Gel “de coşuyoruz. Sevgili Alpay ve müziği pek bir yakışıyor tekne ve boğaz konseptine.

Bu arada boğaz manzarasını da ihmal etmiyoruz. Fırsat bu fırsat deyip, konser sırasında geniş camekanlardan  seyrediyoruz güzelim İstanbulumuzu. Aralarda da dışarı çıkıp selfie çekmeyi ihmal etmiyoruz.

Özetle biz çok sevdik bu organizasyonları. Tekrar gelmeye karar vererek ayrıldık ayaklarımız geri çeke çeke. Siz de gitmek isterseniz ekim ayı programları da çok güzel. Biletleri Bletix’ten online alabilirsiniz. Farklı kategoriler var. Ayakta biletler 100 TL’den başlıyor.  Katlardaki masa fiyatları daha farklı tabii ki. Fiyatlar ilk bakışta beni yanılttı sizi yanıltmasın. Fiyatlar kişi başı değil 4 kişilik masa için toplam fiyat. 600 TL’ ler den başlıyor. Yani kişi başı 150 TL’ye falan geliyor. Saatlerce ayakta kalamam derseniz ideal.

Ekim ayı programını Web sayfasından takip edebilirsiniz. www.muzikbogazdangelir.com

4 Ekim Feridun Düzağaç, 11 Ekim Cem Adrian, 18 Ekim Nazan Öncel, 25 Ekim Resul Dindar’ı ağırlıyor boğaz. 

Beni dinlerseniz kaçırmayın mutlaka birine katılın….

16. İSTANBUL BİENALİ

7. KITAYA ÜRKÜTÜCÜ BİR  YOLCULUK

İSTANBUL’DA BİENAL HEYECANI BAŞLADI

Şehrimizde başlayan böylesine muazzam bir etkinlik için ürkütücü başlığı atmış olmam biraz şaşırtıcı gelebilir. Çeşitli mekanlarda eş zamanlı olarak başlayan ve 10 Kasım’a kadar ziyaret edilebilecek olan 16. İstanbul Bienali’nin bu yılki konusu Yedinci Kıta. Son günlerde haberlerde adını ve mavi çöp poşeti tasarımlı canlandırmasını bolca görür olduk. Ben de dün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Heykel Müzesi ’nde ki sergiden Bienali gezmeye başladım.

Video ve animasyon gösterimlerinin yapıldığı karanlık oda galerilerine ayak bastığım anda, müzik ve gösterim efektlerinin ürkütücülüğünü iliklerime kadar hissettim. İnsanlığın güzelim dünyamıza verdiği zarar ve geleceğimizin nasıl tehdit altında olduğu birçok sanatçı tarafından çok etkileyici bir şekilde anlatılmıştı. Çocuklarımıza bir gelecek bırakamayacağız gerçeğini yüzümüzde şamar gibi hissettirilmişti. Gerçekten ürkütücü ve çok etkileyiciydi. Mutlaka zaman ayırmanızı ve gitmenizi tavsiye ederim.

Zaman ayırmanızı diyorum çünkü en çok sanatçının sergilendiği MSGSÜ de dört kata yayılmış olan galerileri birkaç saatte gezebilmenize imkan yok. Ben dün yaklaşık dört saatte ancak iki katını bitirebildim. Layıkıyla kafa yorarak gezdiğiniz takdirde çok yoruluyorsunuz. Hatta başım dönmeye başladı. Bir ara kafeteryasında kahve molası verdim. Ama dedim ya çok ürkütücü sahneler seyretmenin verdiği etkiyle yeter bu kadar deyip kendimi Cihangir’e atayım dedim. Haftaya yeniden gidip kalan iki kattaki galerileri gezmek niyetindeyim. 10 Kasım’a kadar bol bol süremiz var nasıl olsa.

Bienalin yapıldığı bütün mekanları planlayıp gezmek arzusundayım. Sizlerin de işine yarayacağını düşündüğüm bilgileri derleyip toplayıp aşağıda sundum. BİENALİ GEZDİKTEN SONRA CİHANGİR ’e UĞRAMADAN EVE DÖNMEYİN .Biz Anadolu yakalılar karşıya geçince, hazır gelmişken birkaç yerin tadını çıkartmadan dönmek istemeyiz. Ya da ben her zaman vaktim varsa böyle yaparım. Dün de yaptım.

Kadıköy’den Karaköy’ e vapurla geçtim. Hava da şansıma çok güzeldi. Boğazı seyretmenin tadına doyulmuyordu. Arkadaşım ve yakışıklı oğluyla .Ki elime doğdu, ne ara büyüdü de Boğaziçili bir üniversite öğrencisi oldu…Karaköy’de buluşup közde Türk kahvelerimizi içtik. Fransız Geçiti’ nden geçip son zamanlarda popüler olan sokaklarda gezdik. Butik kafeleri , cıvıl cıvıl barları seyrederek Tophane’ye doğru yürüdük.

Bienali gezdikten sonra da aynı rotadan dönmeyelim dedik. Müzenin hemen çaprazında yolun karşısındaki Rainbow Stairs diye anılan, ancak boyaları oldukça yıpranmış merdivenlerden çıktık ve kendinizi İstanbul’un nefis semti Cihangir’de bulduk. Tophaneye boğaza tepeden bakarak yemek yedik. Sonra semtin sokaklarında kaybolduk. Siz de vaktiniz varsa, kafelerin, teras barların, şık şık mekanların  tadını çıkartabilirsiniz. Cukurcumayı  arşınlayabilirsiniz.

16. İSTANBUL BİENALİ ÜCRETLİ Mİ? BİENAL MEKANLARI NERELERDE?

İstanbul Kültür Sanat Vakfı İKSV tarafından,  düzenlenen etkinliğin ana sponsoru Koç Holding. Bütün sergi mekanları da 10 Kasım’a kadar ücretsiz olarak gezilebiliyor.  25 ülkeden 56 sanatçının 220 eserinin sergileneceği etkinliğe, Ülkemizden de 8 sanatçı katılıyor. Mekanlarda bizzat oluşturulan 36 yeni eser de İstanbul’da ziyaretçilerini bekliyor. Bienalin mekanları ise; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Pera Müzesi ve Büyükada. www.iksv.org … adresinden sanatçıların eserlerinin hangi mekanlarda olduklarını , mekanların adres ve ziyaret bilgilerini bulabilirsiniz.

YEDİNCİ KITA NEDİR?

Küratörlüğünü akademisyen ve yazar Nicolas Bourriaud’nun üstlendiği bienalin bu yılki başlığı Yedinci Kıta .Çağımızın  en acil konusu olan ekolojiyi  ele alan eserlere dikkat çekiliyor.  İnsanlığın sebep olduğu doğal veya kültürel atıklarla sanatsal bir ilişki kuruluyor. Geleceğimizin nasıl tehlike altında olduğu gözler önüne seriliyor.

Ben Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ndeki galerileri gezerken adeta kanım dondu…ürktüm. Yaşadığımız dünyamıza nasıl zarar verdiğimizi gözlerimle gördüm. Önlem almazsak, birlik olmazsak nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu kalbimde hissettim. Yedinci Kıtadan hepimiz sorumluyuz. Bir an önce bilinçlenmeli yaşam kaynaklarımıza sahip çıkmalıyız.

DÜNYAYI GEZMEYE KENDİ ÜLKENİZDEN HATTA KENDİ ŞEHRİNİZDEN BAŞLAYIN

İSTANBUL’U EN EKONOMİK NASIL KEŞFEDEBİLİRSİNİZ?

İnstagramda @ufukname hikayelerime genelde çok güzel yorumlar atıyorsunuz. Nadiren de olsa olumsuz eleştiriler geliyor. Gelsin tabi eleştirilere açığım. Sayenizde kendimi geliştiriyorum. Zaten bu işe başlarken konuyla ilgili tavsiyeler aldığım sitelerde en başta uyarılmıştı. Seyahat bloggerlarına çok gezdikleri için kötü yorumlar gelebilir diye. Bana gelen en olumsuz yorum; gezmek için para gerekli olduğu yönünde…Tuzun kuru tabi geziyorsun cümlesi bile atıldı özelden. Emeklisin vaktin bol diyenler de oldu. Hayat sana güzel diye yazanları da unutmayalım. Haklı eleştiriler  tabii ki bunlar. Ama unutmayın her bütçeye uygun gezmek mümkün.

İşte bu yüzden ben de diyorum ki “DÜNYAYI GEZMEYE KENDİ ÜLKENİZDEN HATTA KENDİ ŞEHRİNİZDEN BAŞLAYIN”

İÇİNDEN DENİZ GEZEN MUHTEŞEM ŞEHİR İSTANBUL

İstanbul’da yaşıyorsanız zaten çok şanslısınız. Gez gez bitiremezsiniz. Dile kolay tarihte üç farklı imparatorluğa ev sahipliği yapmış bir şehirden söz ediyoruz.  Günlerce gezseniz tarihi mekanlarını, semtlerini, müzelerini bitiremezsiniz.

Bir kere bu şehrin ortasından deniz geçiyor. Boğaz, Karadeniz ile Marmara Denizi’ni birbirine bağlıyor. Her iki deniz sahillerinde de semtlerimiz var. Boğaz boyunca yürüyüş yapmak mesela parayla değil ki. Eski semtlerin sokaklarında kaybolmak için de kimse haraç almıyor. Bu yazımda İstanbul’u, semtlerini, tarihini vs. yazacak değilim. Okumak isteyenler için Blog sayfamda İSTANBULUM bölümünde; Cibali, Süleymaniye, Cihangir, Ayasofya yazılarım beğenilerinizi ve yorumlarınızı bekliyor. Burada konumuz nasıl gezilebileceği, nasıl ekonomik olunabileceği. Buyurun size birkaç ipucu.

İSTANBULKART VE MÜZEKARTINIZI KAPIP ATIN KENDİNİZİ SOKAKLARA

İstanbul’da yaşıyorsanız İstanbulkartınız vardır. Bir de yıllık Müzekart çıkarttırdınız mı tamamdır. Her boş vaktinizde ya da yarattığınız her zamanınızda atın kendinizi sokaklara. Evde oturup işe güce boğulmayın. Boş boş hiç oturmayın. Kalkın televizyonun ve bilgisayarın karşısından. Benim zamanım yok bahanesine sığınmayın. Göreceksiniz ki aslında çok zamanınız var. Düşünün bakalım en son ne zaman gittiniz Süleymaniyeye. Yıllardır yaşadığınız şehirde kimbilir kaç semtine hiç uğramadınız. Cibali’ye gittiniz mi mesela? İstiklal Caddesi’ne gitmişsinizdir de Çukurcuma’ya, Cihangir’ yolunuz düştü mü?

Çalışanlar kulaklarımı çınlatacaklar biliyorum. Haklısınız…Güzel olduğu kadar zor bir şehir İstanbul. Trafikte çok zaman kaybediyor, çok yoruluyorsunuz. Ben de yaşadım zamanında. Ama olsun herkes kendi vakti ve nakti ölçüsünde gezebilir. Yeter ki isteyelim.

MÜZEKART NEDİR? NASIL ALINIR? NERELERDE GEÇERLİDİR?

Müzekart,  Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve  Mavi Kart sahipleri tarafından alınabilir. Ayrıca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları ve Türkiye’de oturma izni olan yabancı kişiler tarafından da edinilebilir.

Topkapı Sarayı Müzesi Harem Bölümü, Aya İrini Anıt Müzesi, Efes Örenyeri Yamaçevler, Göreme Örenyeri Karanlık Kilise bölümleri hariç olmak üzere, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı tüm müze ve ören yerlerinde geçerlidir.

Müze Kart ile T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne bağlı 300’den fazla müze ve örenyerini bir yıl boyunca sınırsız ziyaret edebilirsiniz. 

Satın aldığınız ilk günden itibaren bir yıl boyunca geçerli olan Müze Kart’ın fiyatı Türk vatandaşları için 70 TL’dir.

Müze Kart ile gezebileceğiniz T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne bağlı tüm müze ve örenyerlerini görebilmek için  muze.gov.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

Müzekartınızı online alabileceğiniz gibi geçerli müzelerin birçoğunun gişelerinden de temin edebilirsiniz. Ben en son Ayasofya’dan almıştım.

MÜZE VE ÖREN YERLERİNE KİMLER ÜCRETSİZ GİREBİLİRLER?

Müze ve örenyerlerine  18 yaş ve altındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gençler ve çocuklar

Öğrenci gruplarına refakat eden öğretmenler

65 yaş ve üstü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları

Gaziler ve refakatindeki anne, baba, eş ve çocukları ile şehit yakını kimlik kartı sahipleri

Engelliler; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve yabancı engelliler  ile bir refakatçisi

Zorunlu hizmete tabii er ve erbaşlar

ICOM ve ICOMOS ile UNESCO kartı sahipleri

Yerli ve yabancı basın kimlik kartı sahipleri

Seyahat acentesi sahip veya sorumlu müdürleri

Kültür ve Turizm Bakanlığı personeli ve emeklileri ile refakatindeki anne, baba, eş ve çocukları

8 yaş ve altındaki yabancı uyruklu çocuklar

Hayat boyu Öğrenme Programı çerçevesinde Comenius Okul Ortaklıkları ile Erasmus Öğrenci Değişim Programı kapsamındaki gruplar ile bu gruplara refakat eden öğretmenler

ÖZEL MÜZELERİ ZİYARET ETMEDEN ÖNCE MUTLAKA WEB SAYFALARINI İNCELEYİN

Bazı Özel Müzelerde de yılda bir kez, Müzekartınız ile  ücretsiz giriş yapabilirsiniz. Modern Sanatlar Müzesi ve Pera Müzesi gibi müzeleri ziyaret etmeden önce mutlaka Web sayfalarını ziyaret etmenizi öneririm. Ziyaret gün ve saatleri ile ücretlerini incelerken göreceksiniz ki bir çoğunda Müzekart geçmektedir. Ayrıca yine hemen hepsinin halk ve gençlik günleri var. Bu günlerde genellikle geç saatlere kadar  açık olabilmektedirler. Yani ben çalışıyorum, işten çıkana kadar müzeler ve sanat galerileri falan kapanıyor bahanesi geçerli değil. Biraz önce yazdığım Müzekarttaki indirim ve ücretsiz giriş koşulları genellikle buralarda da geçerli. Halk günlerinde zaten ücretsizler.

Hadi ne duruyorsunuz alın bir Müzekart, atın çantanıza İstanbulkartınızı, giyin rahat bir ayakkabı düşün yollara. “Dünyayı gezmeye kendi ülkenizden hatta kendi şehrinizden başlayın”.

KEY WEST FLORİDA

AMERİKA’ nın EN GÜNEY UCUNDAKİ MASAL ŞEHİR 

Miami’den otobüsle  3,5 saatlik nefis bir yolculukla Key West’e ulaşıyoruz.  Nefis dedim aslında yüzer gibi demeliydim.  Küçük küçük onlarca adacığı birbirine bağlayan köprülerin üzerinden geçerken Atlas okyanusunda yüzüyor gibi hissediyorsunuz.  İncecik köprüler, iki tarafınız masmavi su,  kilometrelerce kara yok. Otobüste misiniz teknede  mi belli değil.  Ara ara adaları boydan boya geçerken karadan gidiyorsunuz. Oralarda da yeşillikler maviliklere eşlik ediyor.  Çok ama çok keyifli bir yolculuk. Zaman  nasıl geçiyor anlamıyorsunuz.

Bu esnada İspanyolcanız da baya bir gelişiyor.  Tur rehberi İngilizceden çok İspanyolca konuşuyor.  Sanırım ingilizce bir cümlede anlatılan, İspanyolcada beş cümlede falan ancak anlatılıyor. Bir ara tam İspalyolcayı söktüm sandım ki,  Türkçe bir anons duydum.  Meğer şoförümüz Türkmüş .  Turda bizim olduğumuzu duyunca bir anonsu da Türkçe olarak bize kıyak geçmiş.  Key West’e gelince tanıştık Adanalı dostumuzla. Bize fikirler verdi şehirle ilgili.  Sağolsun varolsun.

Aslında araba kiralayıp gelmek niyetindeydik. Amerika’da en ekonomik yol araç kiralamak. Benzin sudan ucuz çünkü.  Sonra yolun tadını çıkartamayız diye turla gelmeye karar verdik. Çok da iyi yapmışız. Tur dedim ama  Key West’e gidiş dönüş otobüs desem daha doğru olurdu.  Rehber yalnızca yolda çen çen konuşuyor. Key West’e ulaşınca yapılacak şeylerle ilgili bilgi veriyor. Ekstra turlar satmaya çalışıyor. Yok efendim şnorkelmiş, dalışmış, plajmış, şehir geziymiş. O, elli dolar bu seksen dolar. Çoğu gereksiz. Gitmeden karar vermeyin bence.  Yalnızca gidiş dönüş otobüs bileti alın. Neden mi? Anlatacağım uzun uzun, vereceğim en kıyak tüyoları….

KEY WEST PLAJLARI

Bir kere buranın ada olması sizi yanıltmasın. Var olan birkaç plajı da suni yapılmış. Miami’ deki plajlar gibi uzun beyaz kumsallar, pırıl pırıl bir okyanus suyu yok.  Hatta adanın bazı bölgelerinde kötü bir koku var.  Tesislerin otellerin sıkça olduğu bölgede.  Konaklama satın almamakla isabetli bir karar vermişiz.  Kayalık ve yosunlu temiz  görüntülü olmayan bir deniz. Adanalı dostumuz da zaten hiç tavsiye etmedi suya girmemizi. Ekstra tur satın alanlar paralarını boşuna harcadılar anlayacağınız.

Her neyse biz tavsiye üzerine gezi trenine günlük bilet aldık. Hava çok sıcak ve nemli olduğu için yürüyemeyiz diye düşündük. Kişi başı 40 dolardı.  Aslında hiç gerek yokmuş. Tüm ada turu diye 1,5 saat dolandık durduk.

GÖRÜNTÜ 360 DERECEDİR. MAUSE VEYA PARMAĞINIZ İLE HER YÖNE DÖNDÜREBİLİRSİNİZ…

Adanın yeni yerleşim bölgelerinden zaten otobüsle gelirken geçmiştik. Pek cazip görülecek bir şey yoktu. Tekrar dolanmış olduk. Yürüyüşle ulaşılamayacak tek bölge de burasıydı. Azıcık kazık yemiş olduk. Gezilerde iyidir bazen kazık yemek. Anlatacak anınız olur. Bloğunuza yazacak şahane başlığınız olur. “KEY WEST’TE NASIL KAZIK YEDİK?” Pek yakındaaaaaa…..gibi.

KEY WEST AMERİKA’nın EN GÜNEY UCU “SOUTHERNMOST POINT”

Key West’in olmazsa olmazı  Amerika’ nın en güney noktası diye işaret edilen yeri. Otobüs park yerinden yürüyerek 1,5 saat kadar olduğundan gezi trenine ihtiyaç duyuyorsunuz.  Burada aslında hiç bir şey yok. Resmen  bidon gibi görünen bir taş koymuşlar, boyamışlar renk renk…Üzerine de en güney ucu yazmışlar. Bir de Küba’ya 90 mil diye not düşmüşler.  Bidonun önünde de metrelerce kuyruk. Fotoğraf çektirmek için saatlerce  bekliyor ziyaretçiler.  Kabul etmeliyim ki Amerikalılar kendilerini pazarlamayı iyi biliyorlar.  Hiç bir numarası olmayan yerlerine bile milyonlarca ziyaretçi getirtmeyi başarıyorlar. Biz de bunca reklamı yapılan “Southernmost Point”’i görmeden dönmüyoruz tabii ki.  Ama Türk kurnazlığı ile fotoğraf kuyruğuna girmiyoruz.  Kenardan şıp diye yakalıyoruz birkaç poz. Küba yazısına da biraz hüzünleniyoruz. Aslında bu turumuzda 2 gün Küba’ya da gidecektik. Hatta öncelikli amacımızdı. Maalesef çok yakın tarihte ABD’den Küba’ya geçişler yasaklandı. Bizim plan da suya düştü.  Böylece Küba’ya şimdilik gidemedik ama 90 mil yaklaşmış olduk. Her neyse en büyük derdimiz bu olsun. Gideriz sonra daha genciz nasıl olsa.

GÖRÜNTÜ 360 DERECEDİR. MAUSE VEYA PARMAĞINIZ İLE HER YÖNE DÖNDÜREBİLİRSİNİZ…

KEY WEST’in ELÇİSİ “ALBERT KEE”

Bidonun yanı başında da bir heykel var. Bidona sarılmaktan pek kimsenin dikkatini çekmiyor. Yaklaşıp inceliyorum nedir ne değildir diye. “Albert Kee” olurmuş kendisi. Key West’in elçisi diye geçermiş.  Turizm açısından buranın önemli olmasını sağlamış 1950 ler de. Deniz kabuklarına üfleyerek milyonlarca ziyaretçiyi Key West’e getirtmiş. 11 milyon kişi çekmiş buralara. Dile kolay ne üflemiş amcam kabuklara. Heykele ilk baktığımda testi gibi bir şeyden su içiyor sandım. Malum pek sıcak buralar içi yanmış herhalde dedim. Anlatmadı ki bizim İspanyol yolda. Varsa yoksa satış yapmaya çalıştı. Allahtan ingilizcem ispanyolcamdan daha iyi de heykelin önündeki yazıları okuyup anladım kimmiş neymiş. Niye buraya dikilmiş.

KEY WEST TURU TÜYOLARI

Yeri gelmişken bir tüyo  vereyim. Amerika’da organizasyonlarınızı mutlaka önceden online olarak yapın. Çok daha ekonomik olarak halledebilirsiniz. Birkaç firma var. Key West’e tur yapan. Ama online satış yapan onlarca acente var. Aynı otobüsü farklı fiyatlara satıyorlar. Gidiş dönüş turu  otuz ila seksen dolar arasında satın almanız mümkün.  En ucuzunu alabilirsiniz. Sonuçta aynı otobüsle gidiyorsunuz. Ben promosyonlu iki bilet buldum. Kişi başı 30  dolar ödedim.

Üst kattaki ön sıradaki dört koltuktan ekstra kişi başı yirmi dolar alıyorlar yolda. Ön sıra keyifli tabi yolun iki tarafını seyretmeniz mümkün oluyor. Bu fiyata değer mi siz bilirsiniz.

KEY WEST ESKİ ŞEHİR MERKEZİ FİLM SETİ GİBİ

Asıl keyifli bölge  Eski şehir Bölgesi. Film seti gibi çok şirin. Prefabrikeden yapılmış gibi. Rengarenk, cıvıl cıvıl. Barlar, restaurantlar, tıngır mıngır geçen renkli tur trenleri. Her yerden canlı müzik sesleri. Şık şık hediyelik eşya dükkanları. Sokaklarda gezinen horozlar. Sanatçıların stantları. El yapımı göz nuru şemsiyeler, tablolar, boyanmış deniz kabukları. Çok değişik bir atmosfer görülmeye değer. Asıl görülmesi gereken yerler de merkeze çok yakın. Otobüs otoparkından yürüyerek her yere ulaşabilirsiniz.

Gezip tozup yorulduktan sonra. Bu barların keyfini çıkartın. Kapalı olanlarda klima  var. Ama camlar, bahçe kapıları açık. İçerileri buz dolabı gibi değil. Zaten ben hiç tercih etmiyorum. Bir sıcak bir soğuk hasta oluyor insan. Bahçelerde pervaneler var. Püfür püfür oturup buz gibi bir şeyler için. Deniz mahsullerinin tadına bakın. Malum okyanusun ortasındasınız. Biranın yanı da patates yemeyin. Jumbo karides yiyin. Çok bol buralarda. Barlarda olduğu gibi restaurantlar da da canlı müzik var. Eline gitarı alan, ayağında parmak arası terlikle müzik yapıyor. Kenarda da bir bahşiş kovası. Üç beş dolara ne isterseniz çalıyor. Bazılarında orkestra bile var. Country çalıyorlar. Amerika’ nın Güney doğusunda beyaz ve yoksul köylülere ait bu müzik türü buranın havasına çok yakışıyor.

En ünlü caddesi Duval Caddesinde sıralı bütün mekanlar. Whistle Bar da en otantik olanı. Kendinizi kovboy filmlerinde gibi hissediyorsunuz. Duval caddesi limana kadar ulaşıyor. Limanda da çok güzel bir bar var. Orkestra eşliğinde dans ediliyor. Kocaman bir pervane pisti serinletiyor.

Burada her akşam gün batımı alkışlar eşliğinde izleniyormuş. Biz güneşi burada batıramadık ama yol boyunca keyifle seyrettik.

Tek bir mekanda uzun mola vermeyin derim. Gün boyunca birkaç tanesinde oturun. Hepsinin dekorasyonu, müziğinin tadı, atmosferi farklı. Zaten hava o kadar sıcak o kadar  nemli ki vücut kimyanız değişiyor. Sık sık sıvı takviyesi vermekte yarar var. Tavsiye etmesem de mecbur oturup bir şeyler içersiniz zaten.

DENİZ FENERİNİN KARŞISINDAKİ HEMİNGWAY’in EVİ

Key West’te en güney ucu noktasından başka önemli iki yer daha var. Deniz feneri ve Ernest Hemingway’in evi.

Sokaklarda dolaşıp bol bol fotoğraf çektik. Deniz Feneri müzesine girmedik. Dıştan feneri seyretmekle yetindik. Bizim Şile Feneri kadar görkemli değil. Çok ilginç gelmedi.

Hemingway’in evi Fenerin hemen çaprazında. Bahçe içerisinde sarı yeşil güzel bir ev. Dünyanın en önemli yazarı, Amerika’ nın bu şahane adasında ev almış hem yazmış hem kafasını dinlemiş. Yani öyle olmalı diye düşünüyorum. Ama sonu niye bu kadar hazin olmuş. İntihar mı etmiş, yoksa kaza sonucu mu vefat etmiş? Rahmetli biraz asabiymiş. Bazı psikolojik rahatsızlıkları da varmış. Av tüfeği ağzına dayalı olduğuna göre ölümü pek de kaza olamaz sanırım. Yoksa öldürüldü mü ne oldu ? Evin bahçesinde dolanırken kafamda deli sorular. Sır perdesini aralayamadık ama bu güzel evi seyrettik durduk. Amerika’nın  ve hatta Dünyanın 20. yy da ki en büyük gazeteci yazarı, nobel sahibi bu büyük usta burada yaşamış diye heyecanlandık. Işıklarda uyusun ve  16 muhteşem kitabı nesilden nesile okunsun.

ÖZETLE FLORİDA’nın HUZURLU ŞEHRİ KEY WEST

Özetle Miami de birkaç gün kalacaksanız. Bir gününüzü mutlaka Key West’e ayırın. Günübirlik turla biraz yorulacaksınız ama değecek emin olabilirsiniz. Ya da isterseniz konaklayabilirsiniz de. Merkez de butik oteller ve hosteller var. Yeni şehir tarafında da büyük oteller var.  Ayrıca Key West’e ulaşana kadar geçtiğiniz sağlı sollu adalarda da otel seçenekleriniz var. Bunlar dalış meraklılarının tercih ettiği adalar. Çoğunluğunda kamp imkanları var. Denize girebiliyorsunuz.

İster kalın ister günübirlik gidip dönün, Key West’e ulaşmak için geçeceğiniz  “Seven Mile Bridge” muhteşem. Dünyanın en ünlü köprüsü 11 km boyunca Atlas okyanusunun tadını çıkartıyorsunuz. Tropik iklimi dolayısıyla yılın her günü deniz sezonu. En güzel zamanları Ekim ve Kasım ayları olduğu söyleniyor. Biz Ağustos ayında oradaydık. Yağmur mevsiminde yani. Ama yağmur çok enteresan. Duş aldırıyor gibi. Yağıp geçiyor. Biraz ıslanmak ta sıcakta fena olmuyor.

Günün sonunda yolda okyanusu ve gün batımını seyrederken Florida’ nın bu huzurlu şehrine iyi ki gelmişim diyeceksiniz. Dönüş yolunda bizim İspanyol rehber de çok konuşup kafanızı şişirmeyecek. Hava karardıktan sonra Miami’ ye kadar uyuya kalacaksınız. Rüya gördüm sanacaksınız.

TUSCALOOSA ( PART I )

BU ŞEHİRDE GÖKYÜZÜ BİR BAŞKA GÜZEL

TUSCALOOSA   ALABAMA & THE UNIVERSITY OF ALABAMA

Kızım iki yıldır Tuscaloosa’da yaşıyor. Alabama Universitesi’nde Mikrobiyoloji okuyor ve okulun yüzme takımda. Biz de bu vesile ile iki yıldır arada onu ziyarete geliyoruz. Epeyce fotoğraflar ve videolar biriktirmiş olduk böylece. Sizlere biraz üniversiteyi ve şehri yazmak istedim. Niyetim Üniversitenin veya şehrin tarihini ve tanıtımını falan yapmak değil. İnstagramdan paylaştığım postların altına yazdığım küçük yazıları derleyip topladım. İlginizi çekeceğini düşündüğüm fotoğraflarımız, anılarımız, her geldiğimizde keşfettiğimiz manzaralar, cennet köşeleri falan yazdım. Bir rehber değil fotoğraf altı yazıları olacak. Umarım seversiniz.

THE PRESIDENT’S MANSION & BIG AL

Bayramlarda adettendir. Büyüklerimizi ziyaret eder, ellerinden öperiz. Buranın en büyüğüdür dedik, bayramdır dedik, kalktık geldik. Ziyaret edelim başkanımızı dedik. Bir de ne görelim. Big Al’de bizden önce gelmemiş mi. Başkanlık Konağı’nın bahçesinde bizi karşılamasın mı. Koştuk sarıldık…Kucaklaştık. İki yıldır yolunu gözlüyor, bir türlü karşılaşamıyorduk. Kısmet Şeker Bayramınaymış meğer. Çekildik üç beş selfie foto. Yeğenim Ceylinim için hepsi. Sıkı hayranı olur  Big Al’ın kendisi.

Bu mütevazi ama şık bina Üniversite Başkanı’nın konağı. Çevresi halka açık, korumaydı, güvenlikti hiç birşey yok. İstediğiniz gibi gezip fotoğraflayabiliyorsunuz. Bahçesinde çimlere serilip piknik yapanı bile gördüm. Yasak yok. Yeter ki saygılı olup kural çiğnemeyin.

KAMPÜSTE HİÇ POLİS VEYA GÜVENLİK YOK YALNIZCA ACİL DURUM BUTONLARI VAR

Koskaca kampüsün hiç bir noktasında güvenlik yok. Polis aracı da yok. Haftalardır buradayım. Çok nadiren birkaç kez polis arabasının geçtiğini gördüm. Hiç bir olaya da rastlamadım. Çok sakin bir üniversite ve şehir. Yine de hemen her yerde acil durum butonları var. Bastığınız anda emniyet hemen cevap veriyormuş ve saniyesinde geliyorlarmış.

Yine aynı şekilde şehirde hiç trafik polisine veya çevirmeye rastlamadım. Buna rağmen trafik kuralı çiğneyen hiç bir araç da görmedim. Korna sesi de hiç duymadım.

RIVERWALK TUSCALOOSA

Bu köşe kahve köşesi..Her sabah yürüyüş sonrası mola yeri..Kim varsa şansıma o sabah azıcık sohbet muhabbet de var…İnsanları çok nazik, çok cana yakın bu şehrin… Unuttuk bu tarz davranışları biz metropollerde yaşaya yaşaya…Kimse kimseye selam vermez oldu. Biri birşey sorsa kesin kötü niyetli diye kaçar olduk köşe bucak.

Riverwalk burası. Şehrin en manzaralı ve en serin yeri. Adının Walk olduğuna bakmayın. Çok az insan var benim gibi yürüyüp koşan.. Genelde oturup duruyor buranın yerlileri. Pek de haksız sayılmazlar, tam  keyif çatma yeri. 

Yaz aylarında çok sıcak ve nemli oluyor Alabama. Yürüyüş için günün çok erken saatleri en iyi zaman. Bir sabah erken kalkamadım. Yürüyüş yapmak için buraya geldim. O kadar ağaçlıklı ve yeşil ki günün her saati burada yürüyüş yapmak ve sonrasında kahve molası vermek çok keyifli. İyi ki uyuya kalmışımda keşfetmişim burayı. Müdavimi oldum ve sayesinde azıcık da tembel. Arada kalkmadım sabahları erken…Nasılsa Riverwalk var dedim öğlen de olsa gider yürürüm.

TUSCALOOSA RİVERWALK’ta BİR BALIKÇI

Huzurlarınızda en iyi arkadaşım. Balıkçıdır kendisi. Kapıp oltasını her sabah, gelirmiş nehir kenarına. Var mı bu nehirde balık dedim. Olmaz olur mu hiç dedi. Hem de kocaman kocaman balıklar var bu Tuscaloosa Nehrinde diye inandırdı beni. Dedi demesine de günlerdir hiç görmedim birşey avladığını. Bir torba karides var her daim yanında. Takıp oltasının ucuna atıp atıp duruyor nehrin ortasına. Varsa bile balık tutamıyor ama besliyor en azından. Neyse beslesin beslemesine, sevaptır nede olsa. Dedim bunlar jumbo karides. Pek güzel olur tereyağında, kavurup yesen ya.  Dedi “Don’t worry, I’m happy.” Peki dedim o zaman sana “Good luck.”

ATLAS OKYANUSU JUMBO KARİDES KAYNIYOR

Akşam yemeğine ilham verdiğin için teşekkürler arkadaşım. Huzurlarınızda “Karidesli Linguine”. Nehirde balık var mı bilmem ama okyanusta bol miktarda olduğu kesin. Siz de benim gibi denizden ne çıksa yerim diyenlerdenseniz buyurun soframıza afiyetle.

TUSCALOOSA BELEDİYE MECLİS TOPLANTISINA KATILDIM

İlk kez bir Belediye Meclis toplantısına katılıyorum. Ülkemde hiç böyle br fırsatım olmamıştı. Buralaraymış kısmet. Kızımın ev arkadaşı gazetecilik okuyor. Ödevi için onu götürüp götüremeyeceğimi sordu.  Benim için de ilginç olabilir diye seve seve kabul ettim.  Meclis salonu halka açıktı. Köpeği ile gelen birisi bile vardı.  Onbinlerce dolarlık projeler yarım saat gibi kısa bir zamanda görüşüldü. Önergelerin tamamı oybirliği ile kabul edildi.  Hiç kimse ses tonunu yükseltmedi. Belediye Başkanı ve tüm meclis üyeleri güler yüzlü ve çok samimiydiler. Belediye Başkanı Meclis toplantısı bitiminde halkla sohbet etti. Greta’ya gidip tanışmasını söyledim. Ben de onu beklerken Meclis üyelerinden biri yanıma geldi.
Şehre yeni mi taşındığımı sordu. Kızımı ziyaret ettiğimi söyledim. Spora çok önem verdiklerinden söz etti. Üniversitenin yeni yüzme koçunu sordu. Koçun yeni değiştiğinden haberdar olmasına önce çok şaşırdım. Sonra düşününce Üniversite ve spor şehri burası. Her yer spor kompleksi. Yaşam tarzları ya spor yapmak ya da takip etmek. Belediyenin önem veriyor olması çok olağan. Ayak üstü biraz sohbet ettik. Beni annelerin bulunduğu bir komite etkinliğine davet etti. Gençleri şiddetten korumak için görüş alış verişi yapacakları ve dua edecekleri bir ortam olacağını söyledi. Gitmeyi düşünüyorum. Değişik olabilir. Yazarım sonra kayda değer birşeyler varsa.

YAKALADIM SENİ ŞARKICI KUZEY KARDİNALİ KUŞU

Günlerdir kovalamaca oynuyorduk bu küçük kırmızı mı kırmızı geveze mi geveze kuşla. Adı Northern Cardinal. Buranın yerlisi. Orta büyüklükte siyah gagalı kırmızı tüylü pek güzel birşey. Ağaçların arasında çokca var ama göstermiyorlardı kendilerini. Şarkılarından mahrum etmiyorlardı. Dinletiyorlardı cömertçe o güzelim cıvıltılarını. Arada hızlıca uçarken görüyordum ama fotoğraflayamıyordum. Bugün kaçmaktan vazgeçti. Çıktı ağaçların arasından kondu bir duvara. Oradan seslendi bana. Şarkı söyledi. Namı değer şarkıcı kuş. Evet aynen buradaki lakabı “songbird”. Bilimsel adı Cardinalis cardinalis. Kuzey Kardinali. Kısa kanatlı, uzun kuruklu ve kafasının tepesi papağan gibi tüylü. Gagasının çevresi ve yüzü siyah. Pek güzel bir şey. Kırmızı olsun benim olsun zaten. En sevdiğim renk. Karşılaştığımıza çok memnun oldum. Teşekkürler Cardinal…

ALABAMA ÇOK DİNDAR BİR EYALET DOLAYISIYLA TUSCALOOSA’da ÇOK MİKTARDA KLİSE ve ŞAPEL VAR

Tuscaloosa’da Üniversitenin ve şehirin tamamına yayılmış durumda onlarca hatta yüzlerce klise ve şapel var. Şehir merkezindeki iki tanesi çok büyük ve çok aktif. Buradaki kliseler bir nevi sosyal kulüp gibi çalışıyorlar. Benim etkinliklerine katıldığım “First Baptist Church”’de balo salonu bile var. Katıldım derken herhangi bir dinsel etkinlik veya ayine değil. Klisede Şehre yerleşen göçmenler için açılmış İngilizce sınıfları var. Aynı zamanda halk eğitim merkezi gibi çalışıyorlar. Yerli halk için de el becerisi kursları, kreş ve kermes gibi olanaklar sunuyorlar. Hepsi ücretsiz. Haftanın bazı günlerinde de yemek ve eğlence organizasyonları yapıyorlar. Çok büyük bir balo salonları var. Bina çok büyük telefonumla fotoğraflamak istedim ancak hiçbir açıdan tamamını sığdıramadım.

Bahar ve kış aylarında haftanın hemen her günü kurslar açık ve ingilizce sınıflarında üç ayrı seviyede eğitim veriliyor. Ben Haziran ayında şehirde olduğum için haftada iki gün olan ve yazın da devam eden konuşma kafesine katıldım. Şehre gelmeden kayıt yaptırmış ve yalnızca 3 haftalığına katılabileceğimi yazmıştım. Çok sıcak karşıladılar ve hemen sınıfa dahil ettiler. Zaten kapıları herkese açık. Yaz olduğu için yoğunluk yok. Çok değişik bir tecrübe oldu benim için. Onlarca farklı milletten insanla sohbet ve fikir alış veriş yapabilmek şansı yakaladım. İyi ki tembellik yapmamış katılmışım. Değişik bir tecrübe oldu benim için. Amerikalı çalışanlar ve gönüllü öğretmenlerle kucaklaşarak ayrıldık. Ağustos ayında geldiğimde kendilerine lokum getireceğim. Turkish delight bilmeyen yok pek ünlü buralarda.

BAHAMALAR

BAHAMALAR’ın BAŞKENTİ NASSAU ADASI’nda BİR GÜN

Bahamalar’ın başkenti olan bu adayı, Miami’den katıldığımız bir cruise seyahatinde ziyaret etmek fırsatı bulmuştuk. Nassau otantik Karayip adası havasından çok Kuzey Amerika şehri havasında olduğundan, bu adayı Karayipler de favorilerim listesinde ön sıralara alamam. Yine de turkuaz renkli denizi, bembeyaz plajları, pırıl pırıl güneşiyle bizim için çok keyifliydi. Su sıcacıktı saatlerce okyanusun tadını çıkarttık. Beyaz olduğundan olsa gerek kum ayaklarımızı yakmadan yalın ayak sahil boyunca yürüyüş yaptık. Şemsiye kiralayıp öğle saatlerinde güneşten biraz kaçıp dinlendik ve ananas kokteyllerinin tadına baktık. Kendimizi cennetin bir köşesini keşfetmiş gibi hissettik.

Siz de gemi ile günübirlik buraya gelecekseniz, kara turlarına katılıp şehri gezmeyi tercih edebilirsiniz  ya da tekne veya dalış turu yapabilirsiniz.  Şehri kendiniz de gezebilirsiniz. Liman şehir merkezinin yanı başında olduğundan, Rawson Meydanı, Parlamento Binası ve Halk Kütüphanesi gibi yerlere kolayca ulaşabilirsiniz.

Sadece plajların tadını çıkartmayı da tercih edebilirsiniz.. Limandan plajlara giden tekneler ve araçlar var. Kişi başı 4 dolara her yere ulaşmak mümkün. Cennet Adası ve Cabbage plajı bizim tercihimiz oldu.

Atlantis Oteli de gezilecekler listesinde yer almakta.. Otelin önünde harika bir plaj var. Oteli dolaşıp buradan okyanusa dalabilirsiniz.

Bay Street denilen ana cadde gün içerisinde oldukça hareketli. Dükkanlar ve Straw Markette dolaşmak çok keyifli.  Ama  akşam saatlerinde her yer kapalı. Bu caddeyi gezmeyi geç saatlere bırakmayın.

BAHAMALAR BAŞKENTİ  NASSAU HAKKINDA KISA KISA

Nassau , Bahamalar’ın başkenti ve aynı zamanda en büyük ticaret merkezidir.  Bahamalar’ın  nüfusunun %70’i burada yaşar. Böyle büyük bir oran duyunca çok kalabalık zannetmeyin… Yaklaşık 250.000 ‘dir toplam yaşayan sayısı. İngiliz Milletler topluluğu’na bağlı bir takım adadır. Atlas okyanusundaki Kuzey Amerika’ya en yakın adalardır. Kuzey Karayip Adaları diye de geçer. Ana karaya yakın olunca haliyle Bahamalar en çok ziyaret edilen, turizm gözdesi adalardır. Bazılarına Florida Eyaleti’nin kıyı şehirlerinden feribotlar kalkmaktadır. Cruise turlarının da mutlak uğrak limanıdır.

1492’de Kristof Kolomb tarafından keşfedilen adalar cenneti yıllarca sömürge altında kalmıştır. 1629 da İngiliz Kralı 1. Charles tarafından bakanlarının birine bağış olarak verilen Bahamalar, 1983’de Karayipler topluluğu ortak pazarına (CRICOM) dahil olmuştur. O tarihten bugüne kadar da turizm açısından sürekli gelişme kaydederek günümüzde en tercih edilen tatil cennetleri arasında yer almaktadır.

NASSAU’YA NASIL GİDİLİR? VİZE GEREKLİ MİDİR?

Şehir merkezine  15 km uzaklıkta Lynden Pindling Uluslararası Havalimanı vardır. Birleşik Devletlere, Karayiplere, Kanada ve Birleşik Krallık’a  uçuşlar yapılmaktadır. Türkiye’den direk uçuş yoktur. Uçakla gideceklerin Amerika üzerinden aktarma yapmaları gerekmektedir. Bahamalar her ne kadar İngiliz Milletler Topluluğu’na bağlı olsa da Türk vatandaşlarından vize istenmemektedir. Aktarmalı uçuşla adaya gidip uzun bir tatil yapmayı düşünebilirsiniz. Deniz, kum, güneş tatili olduğu kadar gezilecek yerler açısından da zengin bir menünüz olacaktır. Ama benim tavsiyem okyanusu aşıp kıta değiştirecekseniz tek bu adayla yetinmeyin. Florida turunuza dahil edin. Miami’yi, Orlando’yu falan gezin bunca yol kat etmişken. Zaten İstanbul’dan gidecekseniz uçuşunuz Miami’ye olacaktır. Bir iki gün kalıp kısa bir Bahamalar Cruise turu yapın. Bu şekilde çok daha ekonomik bir şekilde Bahamalar’ın tadını çıkartabilirsiniz. Teklif var ısrar yok…Tercih sizin..Benim param bol karışma sen derseniz karışmam elbet…

NASSAU ŞEHİR İÇİNDE ULAŞIM

Jetney adlı minübüsler adanın tamamında ulaşım sağlamaktadır. Limanda gemiden iner inmez karşınıza çıkmaktadır. İstediğiniz koya plaja bunlarla ulaşmanız mümkündür. Kişi başı 4 dolar gibi bir ücret ödemeniz yeterlidir. Akşam 19:00’a kadar servis vermektedirler. Bu saati kaçırırsanız taksilerden faydalanabilirsiniz. Cennet adasına giden tekneler de vardır.

Araç kiralayarak da gezebilirsiniz. Binek araçların günlük kiraları 80 dolardan başlamaktadır. Buggy turu yapan firmalar da mevcuttur. Araç kiralayacaksanız trafiğin soldan aktığını hatırlatmak isterim. Yerlilerin araç kullanma şekli de biraz tehlikeli bilmenizde fayda var.

NASSAU ADASI PLAJLARI

Nassau’nun plajlarını gördüğünüz sırada turkuaz sulara dalmak için sabırsızlanacağızdan emin olabilirsiniz. Ada’nın ağırlıklı olarak kuzeyi olmak üzere dört bir tarafı plajlarla çevrilmiş durumdadır.

CABBACE BEACH: Şehir merkezine 5 km mesafededir. Atlantis otelinin bulunduğu koydadır. Pırıl pırıl bembeyaz kumsalı olan bir plajdır. En gözde plajlardan biridir. Atlantis Oteli’nin bulunduğu koydadır. Günübirlik ziyaretçiler için tesis olmamakla birlikte şemsiye, şezlong kiralayan ve içecek satan  yerliler hemen çevrenizi sarmaktadırlar. Kendinizi suya bıraktığınız andan itibaren hiç çıkmak istemeyeceğinizden aslında şezlonga pek de ihtiyacınız olmayacaktır. Her mevsim öğle saatlerinde sıcaktan ve güneşten biraz olsun korunabilmek için şemsiye kiralamanızı öneririm. Pazarlık yapmayı da ihmal etmeyin. 50 dolardan açılan şemsiye kirası kapısını 15 dolar ile kapatabilirsiniz. Türk usulü ne tuttururlarsa onu kapıyor adanın yerlileri.

Biz adada günübirlik kaldığımızdan Atlantis’i de gezmek istediğimizden bu plajı tercih ettik. Bunun dışında siz  CABLE BEACH, JAWS BEACH, PARADISE ISLAND BEACH’lerden birisini tercih edebilirsiniz. Hepsinde aynı güzellikleri bulacağınızdan eminim. Birisine gidip doyasıya okyanusun tadını çıkartın.

Plajlardaki oteller de kullanıma açık. Barlarından ve restaurantlarından faydalanabilirsiniz. Biz Atlantis Oteli’ni tercih ettik. Çok şık bir tatil köyü. Adanın doğal atmosferini bozmadan naturel renklerde yapılmış. Cruise turlarında çocuklu aileler için de bu otelin eğlence parkları öneriliyor. Biz kalabalık ve gürültü ortamları tercih etmediğimizden parkların yakınından hızla geçtik. Ama sizin aradığınız böyle bir eğlence ise tam yerindesiniz.

AYASOFYA MÜZESİ’nde BİR GECE

AYASOYA’nın EV SAHİBİ KEDİ , ADI GLİ

Cami mi yoksa klise mi, yok efendim niye müze.. diye yıllardır tartışılıp durur Ayasofya. Bir türlü paylaşılamaz asıl hangi dini  temsil ettiği. Benim oyumun bir önemi yok ama gönlüm müze olarak kalmasından yana. Kim ne derse desin zaten Ayasofya’nın bir sahibi var. Adı Gli. Çok asil, tam bir kraliçe. Hiç kıpırdamıyor. Baş köşede oturup ziyaretçilere poz veriyor. Alışmış gördüğü yoğun ilgiye. Hiç mi hiç sıkılmıyor.  Neredeyse 1.500 yıldır dimdik ayakta duran bu muazzam yapının ev sahibi o. Obama bile gelmiş yine füturunu bozmamış bizim Gli. Müzenin kültür varlıkları envanterine de girmeyi başarmış. Durum böyle olunca ben de çekmeye çalıştım kendisini. Başı o kadar kalabalık ki zar zor da olsa yakaladım birkaç pozunu. Merak edenler için koydum İnstagramda hikayelerime. Kedi severim ben, bilen bilir. Zaten hep çekerim yakaladıkça poz poz. Sıradan bir kedi sanılmasın diye de, Gli hakkında  birkaç kelam edeyim dedim blog sayfamdan sizler için.

Adı Gli, rengi gri, gözleri biraz şaşı. Pek iştahlı olmadığı belli. Azıcık cılız, tüyleri zayıf. İstinye Üniversitesi’nin Oscar’ı gibi zengin değil. Maaş almıyor, barınaklara da bağış yapamıyor. Sadberk Hanım’ın kedisi Kayısı gibi sosyal medya muhabirliği de yapmıyor. Çalışmıyor…Tembel, yan gelmiş yatıyor. Kibirli mi kibirli. Eee ne bekliyordunuz ki, kedi mi kedi.

DÜNYANIN 8. HARİKASI AYASOFYA

Dünyanın 8. Harikası olan Ayasofya en çok ziyaret edilen müzeler arasında gösterilmektedir. Her ne kadar literatüre böyle geçmiş olsa da müzenin web sayfasındaki istatistikleri inceleyince üzülmeden edemedim. 2014’e kadar her yıl artarak 3,5 milyona ulaşan  yıllık ziyaretçi sayısı 2017’de yarı yarıya düşmüş. Son yılın rakamlarının açıklanmasını merakla bekliyorum. Çünkü Ayasofya demek İstanbul demektir. %50 ziyaretçi sayısı düşmesi demek İstanbul’a gelen turist sayısının da %50 düşmesi demektir. Çünkü şehrimize gelen turistlerin ilk uğrak yeri Sultanahmet Meydan’ı ve Ayasofya Müzesi’dir.

Hristiyanlar ve Müslümanlar için çok önemli tarihi değeri olan bir yapıdır. 900 küsur yıl kilise olarak hizmet vermiştir. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethedilmesiyle camiye çevrilmiştir. Yaklaşık 500 yıl da cami olarak kullanılmıştır.

Atatürk’ün emriyle 1935 yılında müze olarak ziyarete açılmıştır. Büyük önder en doğrusunu düşünmüş her zaman olduğu gibi. Sayesinde rahatça istediğimiz zaman bu muazzam yapıyı gezebiliyoruz. Ben birkaç yılda bir Sultanahmet’e giderim ve her defasında da ilk buraya gelirim.

AVRUPA MÜZELER GECESİ’nde AYASOFYA

“Avrupa Müzeler Gecesi” etkinliği kapsamında Türkiye’de 49 müze kapanış saatlerinden gece 23.00 ’a kadar açık ve ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor. Listede İstanbul’dan da 3 müze yer almakta.. Ayasofya Müzesi de bunlardan biri. Bu yıl 18 Mayıs Cumartesi akşamına denk geldi bu özel gün. Biz de fırsat bu fırsat deyip, gündüz defalarca gördüğümüz bu özel yapıyı gece de görmek üzere yollara düştük.

Hem de ramazan dolayısıyla Sultanahmet Meydanı’nın çok kalabalık olacağını bile bile, hiç çekinmeden gittik İstanbul’un merkezine. Tam da iftar saatine denk geldik. Aman allahım kalabalık da ne kelime. Mahşer ayaklanmış desek yeridir. Sirkeci’den Sultanahmet’e yürürken önünden geçtiğimiz bütün lokantalar tıklım tıklım dolu, masalar sokaklara taşmış. Meydan da sere serpe yayılmış ahali bulduğu boşluğa, açmışlar çıkınlarını iftar pikniği yapıyorlar.  Boşluk bulamayanlar çöp konteynırlarının yamacına kıvrılmışlar. Tamam bu meydan hepimizin herkes gelebilir, herkes orucunu açabilir ve sonrasında teravih namazına gidebilir. Acaba diyorum yemekten sonra mı gelseniz. Malum İstanbul burası. Her yer deniz kenarı. Mis gibi iyot kokusunda piknik yapmak varken bu ne şimdi.

Her neyse  biz insan selinin arasından zar zor ulaştık Ayasofya’ya. Oldukça uzun bir sıra vardı ama çok çabuk ilerliyordu. Gişede ödeme falan yapılmadığından çarçabuk güvenlik kontrolünden geçtik ve muradımıza erdik. Attık kendimizi Tarihin kollarına.

AYASOFYA’yı ŞU ÖLÜMLÜ DÜNYADA GECE DE GÖRMEK NASİPTE VARMIŞ

Müzenin çok az kısmı aydınlatılmıştı. Çok daha iyi yapılabilirdi. Budapeşte bu konuda harika. Oradaki gibi olmasını ümit ederdim. Devasa şamdanlardaki aydınlatma yeterli değildi. Kalabalıktan fotoğraf çekmek ve birlikte gezmek imkansız gibiydi. Bu yüzden çaktırmadan koptuk Canel’le birbirimizden. Ben dosdoğru şu ünlü Kedi Gli’yi bulmaya gittim.  Birkaç poz verdi sağolsun kırmadı beni. Gürültü ve kalabalık çok da yaşatamadı bizde mistik bir hava. Ama pişman da olmadık. Tadını çıkartalım gelmişken dedik. Gezdik kokladık tarihi havasını. Roma Vatikan’ı andık. Gezerken “Hagia Sophia” yazısını görünce duyduğumuz heyecanı anımsadık. Diğer taraftan da  “MUHTEŞEM YÜZYIL” dizisinde  Kanuni Sultan Süleyman ve ahalisinin namaza yürüdüğünü gözümüzün önüne getirdik. Diziyi yaşadık. Sarılıp çektik selfielerimizi. El sallayıp kapıdaki Türk bayrağımıza saygı duyduk veda ettik bu muhteşem yapıya.

AYASOFYA MÜZESİ ZİYARETÇİLERİ İÇİN BİLGİLER

Ziyaret Saatleri; 1 Nisan’dan itibaren yaz tarifesine geçilmiştir. 31 Ekim’e kadar devam edecek sezonda 09.00 – 19.00 arasında müze haftanın her günü açıktır. Gişeden geçiş için son saat 18.00’dır.  1 Kasım – 31 Mart arasındaki kış sezonunda ise 17.00’a kadar açıktır ve son giriş saati 16.00’dır. Giriş ücreti 60 TL.’dir ve müze kart geçerlidir. Müzekart gişelerden temin edilebilir. Birçok müzenin aksine Pazartesi günleri de ziyarete açıktır. Sadece Ramazan ve Kurban bayramlarının birinci günü yarım gün ziyarete kapalıdır.


AYASOFYA MÜZESİ’ne Kimler Ücretsiz Girebilir?

1-18 yaş ve altındaki T.C. vatandaşı gençler ve çocuklar ile bu yaş grubundaki öğrenci gruplarının öğretmenleri
2– 65 yaş ve üstü T.C. vatandaşları
3– Gaziler ve refakatindeki anne, baba, eş ve çocukları ile şehit yakını kimlik kartı sahipleri
4– T.C. Vatandaşı ve Yabancı Engelliler ile bir refakatçisi

5– Er ve erbaşlar,
6– ICOM ve ICOMOS ile UNESCO kartı sahipleri
7– Yerli ve yabancı basın kimlik kartı sahipleri
8– Seyahat acentesi sahip veya sorumlu müdürleri
9– Kültür ve Turizm Bakanlığı kokardı olan profesyonel turist rehberleri
10– Kültür ve Turizm Bakanlığı personeli ve emeklileri ile refakatindeki anne, baba, eş ve çocukları
11– 8 yaş ve altındaki yabancı uyruklu çocuklar
12– Hayatboyu Öğrenme Programı çerçevesinde Comenius Okul Ortaklıkları ile Erasmus Öğrenci Değişim Programı kapsamındaki gruplar ile bu gruplara refakat eden öğretmenler

İSTANBUL’un ÜÇÜNCÜ TEPESİ SÜLEYMANİYE

KANUNİ’nin SEMTİ SÜLEYMANİYE NİYE HÜZÜNLENDİRDİ BENİ ?

Hey gidi Kanuni bu sokaklarda dolaşırken mi yazdın o muazzam şiirlerini. Hürrem’e  aşk mektupları bu meydanlarda mı ilham buldu, kaleme geldi. Yaptığın ziynet eserlerini, mücevherlerini bu tepeden İstanbul’u seyrederken mi tasarladın. Osmanlı’ya en uzun sen hükmettin ya, senin kudretin mi yansıdı bu semte… Ondan mı etkilendim ben, ayrılamadım geçen gün buralardan. Yoksa yeniden yapılanacak deyip kırık dökük bırakılmış arka sokaklar neden ilgimi çeksin. Döneme ait birkaç sokakta tarihi ahşap evler kalmış. Hepsi alık soluk olmuş. Bakımsızlıktan çürümüş. Camların dışlarına, sokaklara gerilmiş iplerdeki çamaşırlardan belli ki, hala yaşam var aslında içlerinde. İyi ki terketmemiş bazıları buraları. İyi ki yaşatıyorlar bu semti sallan yuvarlan da olsa. Taş binalar dimdik ayakta kalmış da, iyi ki açılmış birkaç kafe lokanta. Çekmiş İstanbul’ u ve Haliç manzarasını seyretmek isteyenleri kendilerine. Süleymaniye Camii’ ni, Türbesi’ni ve Meydanlarını dolduran yerli ve yabancı turistler yok bu yokuşlu sokaklarda. Sultanahmet de ki Soğukçeşme sokağı gibi restore edilip korunmalıydı oysa. Yakışıyor mu bu hali koskoca Osmanlı’nın en büyük hükümdarının adını aldığı semte. Hüzünlendirdin beni Süleymaniye.

SÜLEYMANİYE’de BİR GÜN

Adını Süleymaniye Camii’nden alan, İstanbul’un en eski semtlerinden birisidir Süleymaniye. Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli devrine şahitlik yapmıştır. “Muhteşem Yüzyıl” dizisini seyretmeyeniniz yoktur herhalde. Bu semtte yokuşları tırmanırken, sokaklarında gezinirken, ahşap evleriyle kucaklaşırken, taş binaların içlerinde teraslarına çıkmak için merdivenlerini tırmanırken dizi setinin içindeymişsiniz gibi hissettiriyor bu semt.

1 Mayıs bayramını fırsat bilerek kardeşlerim Ümit ve Umut’la ve yeğenim Ceylin’le dolaştık buralarda. Erkek kardeşim iş için yurt dışına gidecek yakın bir tarihte. Hem bizimle hem de İstanbul’la vedalaşsın istedik. Yanımda fotoğraf makinam da yoktu. Birkaç foto çekeyim dedim fırsat bu fırsat. Ne zamandır gelmek istiyordum Haliç manzaralı kafelerine. Cihangir yazımda da yazmıştım ya ben tepeleri, teras kafeleri severim diye. Haliç Teras Cafe’de buluştuk. Kahve keyfi yaptık. Sonra dolaştık bütün sokaklarını. Ceylin’le itiş tepiş bir halde çektim bu totoğrafları şip şak. Bu seferlik idare edin artık. Yakında Canel’le gelip tekrar çekeriz elbet.

Sonra Yürüdük Süleymaniye Camii’ne kadar. Selam ettik Kanuni’ye türbesinde. Dua da ettik gelmişken. Oradan Beyazıt Meydanı’nda yemledik güvercinleri. Ceylin kuşlarla oynarken ben de Üniversite’mi seyrettim uzaktan.

Bunca yol gelmişken Kapalı, Çarşı’ya, Tahtakele’ye, Mısır Çarşısı’na uğramadan olmaz dedik. Çizdik yeni bir yürüyüş rotası. Ceylin biraz söylense de, arada onu hoplata zıplata tamamladık rotamızı. Acıktık, hem de kurt gibi. Eminönü’nde balık mı yesek dedik. Baktık çok kalabalık. Ne olacak canım Galata Köprüsü’nden de geçelim istedik. Geçtik geçmesine de biraz yorgunluktan sürüne sürüne. Karaköy’de iskele’de yedik yemeğimizi. Uzun uzun oturduk, içtik çayımızı. Dinlendik. İstanbul’umuzun güzelliklerinden vapurumuza bindik geçtik kendi Kadıköy yakamıza. Yeni nesil küvet gibi vapura denk gelmediğimiz için de ayrıca mutlu olduk. Bir de baktık ki 19.000 adım atmışız. Eritmişiz çoktan yediklerimizi içtiklerimizi. Vapurda otururken anladık ne kadar yorgun düştüğümüzü.

Umarım bir daha  nasip olur,  üç kardeşin İstanbul’un üçüncü tepesinden başlayıp semt semt gezmesi.

YEDİ TEPELİ İSTANBUL’un ÜÇÜNCÜ TEPESİ SÜLEYMANİYE

Osmanlı İmparatorluğu’na en uzun süre hükmetmiş Kanuni Sultan Süleyman döneminde kurulmuş bir semttir Süleymaniye. İstanbul’un üçünce tepesi diye anılır. Adını Süleymaniye Camii ve Külliyesi’nden alır. İstanbul’un, Haliç’in en güzel manzarasına sahiptir. Osmanlı döneminin en seçkin semtlerinden biridir. 20. Yüzyılda ise semt eski görkemli günlerine veda eder.  Zamanında ulemaların seçkin insanların oturabildiği ve hatta rivayete göre buraya yerleşebilmek için vergi ödedikleri semt  profil değiştirir. 1950 ler den itibaren bütün İstanbul’u etkileyen yoğun göç dalgası, tüm Suriçi İstanbul’da olduğu gibi Süleymaniye’yi de olumsuz etkiler.. Semtin genel görünümü değişir.. Görkemli konaklar yerini, bakımsız harap eski evlere bırakır. Gelir seviyesi düşük ailelere, kişilere, berduşlara mesken olur buralar. Evlerin bir kısmı da sözde yanar, bahaneyle otopark yapılır. Fırsatçılara gelir kaynağı olurken tarihi bir semt yok olur. Sorumluların da ilgisini çekmez bu durum uzun yıllar.

Bazı ahşap köşkler, konaklar İstanbul Üniversite’sinin korumasına ve kullanımına verilmiş durumda. Bunlar daha merkezi yerlerde olanlar. Süleymaniye Bayazıt arasında ana cadde üzerindekiler.

1985 tarihinde semt Unesco tarafından dünya kültür mirası listesine eklenir. Ama bu gelişme de semtin korunmasına fayda sağlamaz. 2010  yılına kadar pek birşey yapılmaz. İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla Fatih Belediyesi bir proje başlatır. Yüzlerce eski eser binanın, çeşme, cami, han, hamam gibi 23 tane anıt eserin restore edilmesine karar verilir. Semtin tarihi dokusuna uymayan binaların yenilenmesine başlanılır.

Ben sokaklarda gezerken yıkılmış binalara rastladım. Süleymaniye Külliyesi civarındaki İstanbul Üniversitesi’nin tabelası olan binaların dışında bir restorasyon göremedim. Ama başlanmış diye yazılıyor çiziliyor medyada. İnşallah en kısa sürede sonuçlanır diyeceğim ama Unesco’nun el atmasının üzerinden nerdeyse 35 yıl geçmiş. Bu kadar sürede şehir inşa edilebilirdi. Ülkemizde maalesef tarihe kültüre verilen değerin boyutları belli. O açıdan benim fazla bir beklentim yok. Süleymeniye’deki tarihi doku dünyanın başka bir ülkesinde olsaydı, aslına uygun restore edilirdi ve turizm cennetine dönüştürülürdü.

İstanbul’da o kadar çok böyle eski semtimiz var ki. Maalesef hiçbirinin kıymeti bilinmiyor. Turistler birkaç günde gezip kaçıveriyorlar. Düşünsenize Muhteşem Yüzyıl dizisi onlarca ülkede hayranlıkla seyrediliyor. Dizinin geçtiği dönemin semtleri turu yapılsa eminim yoğun ilgi görebilir. Yurt dışı turlarına gidenler bilirler. Bir sürü ekstra kara turları düzenlenir. Şu filmin çekildiği film seti falan gibi. Yüzlerce Euro ödeyip meraktan gidenler çok olur bu turlara.

Neyse olumlu düşünelim olumlu olsun. Proje planlandığı gibi tarihi dokusuna uygun tamamlansın. Turizme açılsın. Yerliler yabancılar dolsun taşsın. Bol bol para harcasınlar. Semt kalkınsın. Keseler dolsun. Temennimdir.

SÜLEYMANİYE CAMİİ VE KÜLLİYESİ

Rivayete göre Kanuni rüyasında peygamberimiz Hz. Muhammet’i görür. Haliç ve Boğaz’a nazır bir tepede beraberlerdir. Peygamberimiz Süleyman’a tepeye bir cami yaptırmasından söz eder. Konumunu da tarif eder.  Ertesi gün Mimar Sinan’ı çağırır padişah. Sinan padişahın rüyasını tarif edercesine bir cami önerisinde bulunur. Kanuni şaşırır tabii ki. Bunun üzerine Sinan dün geceki kutlu ziyaretinizde ben de iki adım arkanızdaydım der. Rivayet işte inanmak size kalmış. Ben inanmadım. Tarihimizde adettentir. Her yeni padişah bir öncekinden daha görkemli bir cami ve külliye yaptırır.

Hangi sebepten yapılmış olursa olsun. Süleymaniye Camii ve Külliyesi İstanbul’un en güzel tarihi eserlerinden birisidir. Mimar Sinan’ın ustalığını sergilediği muazzam bir yapıdır. Süleymaniye Camii ve Külliyesi,  içerisinde çok değerli eserler barındıran Süleymaniye Kütüphanesi de bugün İstanbul Müftülüğü olarak hizmet veriyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Mimar Sinan’ın türbeleri ve devirin önemli şahsiyetlerinin kabirleri  de burada yer almakta.

Caminin avlusunda gezmek insana huzur veriyor. İstanbul’u gezmek istiyorsanız Süleymaniye semtine de bir tam gününüzü ayırmalısınız. Dar sokaklarda gezinirken kaybolmaktan hiç korkmayın. Yokuşlara tırmanın hepsinin sonu Külliyenin veya Caminin bir köşesine çıkacaktır.

Bu semti gezerken çok yürüyecek çok yorulacaksınız. Yine korkmayın mola verip dinleneceğiniz, keyifle Haliç’i ve İstanbul Boğazı’nı seyredeceğiniz manzaralı kafeler sizi bekliyor. Yeditepe, Kubbe-i Aşk, Haliç Teras bunlardan bazıları. Camii’nin çevresinde de yeme içme mekanları var. Manzarayı seyretmek varken ne diye bunları tercih edeceksiniz ki. Yalnız  uyarmadan geçemeyeceğim. Bu kafelerin tamamında nargile içiliyor. Kapalı ortamlarına koku sinmiş durumda. Sıcak havada geziyorsanız açık teraslı olanları tercih edin. Biz Haliç Teras Cafe’de buluştuk. Adı teras ama Haliç tarafında sürgülü camları var. O sırada nargile içen olmadığı halde ben kokudan rahatsız oldum. Sizi bilemem.

Günün sonunda şip şak çektiğim fotoğrafları kısa bir video yaptım. Ufukname YouTube kanalımdan izleyebilirsiniz. Videomun fonunda da, Halit Ergenç’in Muhteşem Yüzyıl dizisinde büyük aşkı Hürrem’e okuduğu  şiirini dinleyebilirsiniz.

KADIKÖY’ün SEMBOLÜ BOĞA HEYKELİ

GEZGİN BOĞA HEYKELİ

Kimler kimler buluşmuştur bu heykelin çevresinde yıllardır…Ne hikayeler vardır? Bilmem ki kaç seven kucaklaşmıştır burada? Acaba hep mutlu kavuşmalara, gezmelere, tozmalara, hayırlı alışverişlere mi buluşma noktası olmuştur bu boğacık. NewYork Grand Terminaldeki randevu merkezi nasıl opal saat ise, Kadıköy’ün de boğası aynı şeydir.

Anadolu yakasında oturanlar Kadıköy’de yapmazlar mı; nişandı, düğündü, kınaydı alışverişlerini. Eeeee nerede buluşulacak koskoca Kadıköy’de. Boğa’da randevu verilir elbette… Adettendir. Altıyol ne de olsa burası. Burada randevulaşılır , sonra bu altı caddeden hangisine gidilecekse gidilir.

Sırf alışveriş için değil, vaktiyle sinemaya gidilecekse de Kadıköy’e gelirdi bizim yakalılar. Gençler bilmezler tabi. AVM mi vardı eskiden. Boğa’da buluşulur Bahariye’ye çıkılırdı.

Çoğunlukla buluşmalara ev sahipliği yapsa da, kimi zaman da protestoların yürüyüşlerin başlangıç noktasıdır boğa. Kimler hangi amaçlar için toplaştı burada kim bilir ? Ne sloganlar atıldı. Ne ideallere ulaşıldı.

Fenerbahçe ’ nin maçlarında da en çoşkulu yer yine burasıdır oldu bitti. Elbette sarı lacivertlidir bizim boğa. Kadıköy’ün göbeğinde başka hangi takımlı olabilir ki zaten. Maç günlerinde boynunda takımının atkısı sarılıdır. Forma giydiği bile olmuştur.

Boğa bizdendi zaten özel muamele yapılmazdı. Onunla fotoğraf çektirmek de kimsenin aklına gelmezdi. Onu kaybetmek korkusu yoktu çünkü. Zaten akıllı telefonlar da yoktu ki şıp diye çekim yapalım.

Geçen gün uzun zamandan beri ilk defa bir dostumla biz de burada buluştuk. Baktım ki bir yarıştır gidiyor. Fotoğraf çektirmek isteyenler heykelin çevresinde yer kapmaya çalışıyor. Parlamış, altın sarısı olmuş boynuzları ve kafacığı bizim emektar boğa’nın. Çoluk çocuk çevresinde bir kare yakalamanın telaşındalar. Sarılıp sarılıp fotoğraf çektiriyorlar. Ben de yakaladım bizimkini yalnızken tek bir karecik. Nostalji oldum aşka geldim. Yazdım iki satırcık.

Nedir bizimkinin hikayesi diye sorarsanız; Bir rivayete  göre, Sultan Abdülaziz avcılığa, hayvan figürlerine meraklıdır. 1864’de Paris’te yaşayan heykeltraş Isidore Jules Bonheur’a “Dövüşen Boğa” adlı bir heykel yaptırır. Diğer bir rivayete göre ise, 1.Dünya Savaşı’ndan sonra gücün sembolü olan savaşçı heykel, Fransa’dan Almanya’ya oradan da bize gelmiştir.

Artık hangisine inanacağınız size kalmış. Hangisi doğru olursa olsun bilinen tarihte heykelin gezgin olduğu, oradan oraya taşınıp yerleştirildiği bir gerçektir. Dövüşen Boğa sırasıyla, Yıldız Şale Köşkü’nün bahçesine, Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesine, Belgrad Ormanları’ndaki Bilezikçi Çiftliği’ne, Spor ve Sergi Sarayı önüne yerleştirilir.  1971 yılında Kadıköy’de Şehremaneti Binasının önüne getirilir. En son olarak da, bizim “Gezgin Boğa” 1987 yıllından beri Altıyol kavşağında yaşamına devam eder.

Gücün sembolü, aslı dövüşen bir boğa da olsa,  benim gözümde “Gezgin Boğa” o…Umarım daha çok uzun yıllar evinde, Kadıköy Altıyol’da sevenleri kavuşturmaya devam eder.

YUNANİSTAN KORİNT KANALI (CORINTH CANAL GREECE)

KORİNT KANALI’nın HÜZÜNLÜ HİKAYESİ

Geçerken birçoklarını heyecanlandıran kanal, bazılarını da acıklı hikayesi dolayısıyla üzmektedir.  Biz heyecanlananlar tarafındayız. İzmir’den başlayıp Adriyatik’e kadar uzanan bir cruise seyahatimiz sırasında bu kanaldan geçmek bize nasip oldu sizlere de umarım olur.

Yunanistan’daki Korint Kanalı, Saronik ve Korint Körfezlerini birbirine bağlar. Yunanistan Anakara ile Mora Yarımadası’nı ortadan ikiye ayırır. Kanalın uzunluğu yaklaşık 6,5 km, genişliği ise 21,5 m. dir. Maksimum 17 m genişliğinde gemiler geçiş yapabilmektedir. Çok dar bir kanal olduğu için tek yönlü geçişe izin verilmektedir. Onun için gemiler kanalın iki ucunda girişlerde bekletilmektedir. Panama ve Süveyş kanallarından farklıdır. İki uçtaki deniz seviyeleri eşit olduğundan kanal boyunca basamaklar yoktur. Tünel gibi tek bir parçadan oluşmaktadır.

Deniz ulaştırması adına çok büyük kolaylık sağlamaktadır. Ege Denizi ile İyon Denizini ve dolayısıyla Akdeniz ve Adriyatik Denizlerine ulaşımı kolaylaştırır. Koskoca Mora Yarımadası’nı dolaşmadan şıp diye kısacık bir kanaldan geçiverirsiniz. Ama tabii ki yapımı şıp diye kolay olmamıştır. Çok zorluklar atlatılmıştır.

Kanalın yapım fikri çok eski çağlara kadar dayanmaktadır. Atılan adımlar bu çağlardan beri başarılı olamamıştır. Başlatılan çalışmalar bölgenin çok kayalık olması sebebiyle hep kısa sürede durdurulmuştur.

Yunanistan Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını ilan ettikten sonra 1830 lar da fikir ortaya atılmıştır. Zamanın Devlet Yöneticisi Ioannis Kapodistrias fikir babası olarak tarihe geçmiştir. Tarihe geçmiştir geçmesine de ortada para olmadığı için proje durdurulmuştur. Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Yunanlılar tekrar aşka gelmişler ve 1881 yılında 1.Kral Yorgo döneminde ihale açmışlardır. İhaleye start veren Fransız firma 8 yıl dayanabilmiş ve proje tekrar rafa kalkmıştır. Ta ki  1890’da porjeyi bir Yunan firmasının üstlenmesine kadar. 8 yıl öncesinde ve sonra 3 yıllık bir çalışma ile toplam 11 yıl süren çalışmadan sonra en nihayetinde 1893 yılında Korint Kanalı hizmete açılmıştır.

KORİNT KANALI HİKAYESİNİN VAHİM TARAFI

Gelelim hikayenin vahim kısmına…Ne var bunda yapılmış işte 11 yıl gibi bir sürede diyebilirsiniz. Yapılmış yapılmasına da çok dar yapılmış. Bir çok gemi geçememiş. Gemilerin enleri düşünülmeden yapılmış. Geçerken zarar gördükleri için gemilerin çoğu kanalı tercih etmeyip eski tas eski hamam deyip Mora Yarımadası’nı dolaşmaya devam etmişler. Bu yüzden de Yunanistan çok zarar etmiş. Hedeflediklerinin ancak sekizde biri geçiş sağlatabilmişler. Boşuna bir yatırım olmuş.

KORİNT KANALI TRAŞLANMAK ZORUNDA KALINMIŞ

Yunanlılar bakmışlar ki zarar üstüne zarar ediyorlar. Kanalı genişletmeye karar vermişler. Kanalın duvarlarını bildiğiniz traşlamışlar. Bu işlemi de pek düzgün yapamamışlar kopan ve kanala düşen kaya parçaları yüzünden uzun süre kanal kapalı kalmış. Bizim geçerken heyecandan öldüğümüz kanalın başına gelmeyen kalmamış anlayacağınız. Ama daha bitmedi bunlar kanalın iyi günleri. Daha neler bekliyor garibimi…

KORİNT KANALI BOMBALANIYOR

Garibim kanal genişletiliyor, kayalar temizleniyor. Tam kanal hizmete açılıyor derken, 2. Dünya Savaşı başlıyor. Yunanistan savaşta İngilizlerin yanında yer alınca Almanlar Korint Kanalı’nı bombalıyor. Yardım amacıyla gemi geçişine engel olmuş oluyorlar. Savaştan sonra da onarılması yine bir dünya masraf ve zaman alıyor.

GÜNÜMÜZDE KORİNT KANALI

Başına gelen bunca talihsizlikler ve işbilmezliklere rağmen kanal günümüze kadar gelmiş durumda. Yaklaşık 700 km’lik bir ulaşım tasarrufu da sağlamakta. Ancak darlığından dolayı zamanımızdaki birçok yük gemisine ev sahipliği yapamamakta. Daha ziyade Cruise turlarının görsel şöleni olmaktadır. Yunanistan’da Pire Limanından hareket eden Adriyatik ve Akdeniz Cruise turlarının bir kısmı kanaldan geçmektedir. Yine ufak çaplı gemiler tabi. Son zamanlarda yapılan kişi kapasitesi çok yüksek gemiler değil.

2000’li yıllarda kanalın kullanım alanı genişletilmek istense de Yunanistan da ki malum ekonomik kriz yüzünden projeler hayata geçirilememiştir.

Bir zamanlar ülkemizden İzmir ve Kuşadası hatta İstanbul Karaköy ve Antalya Limanlarından hareket eden bir sürü Cruise firması vardı. Son yıllarda maalesef çok azaldı. Acentecilik zamanlarımda ben de uzun yıllar bu turlara operasyonlar yaptım. Yunan adaları, Adriyatik sahilleri, Güney Kıbrıs, Mısır, İsrail liman liman dolaştım. İstanbul’dan başlayıp vize sıkıntısı olmadan çok gruplar gezdirdim.

KORİNT KANALI’ndan GEÇERKEN DUYULAN HEYECAN

Cruise turlarında enteresan yerlerden geçerken gemi içinde anonslar geçilir. Şu saatte şuradan geçeceğiz gibisinden. Günlük bültenlerde zaten bellidir. Saatler planlar programlar. Yolcular heyecanla güvertede toplaşır. Video kameralar, fotoğraf makinaları yarışır. Şimdilerde akıllı telefonlar, canlı yayınlar yerini aldı bu yarışın. Zamanında kızımın da yanımda olduğu bir grup gezisinde bizim de yarışıp çektiğimiz kanal görüntülerini düzenleyip siz takipçilerim için Youtube ufukname kanalıma koydum. Yarışıp diyorum çünkü aynen öyle olmuştu. Sezin video kamerayı bana vermemek için güvertenin en tepesine tırmanmıştı. Artık görüntüleri siz tahmin edin. Kanalda duvarlarda dolaşan sincaplar  mı ararsınız…Uçuşan kelebekler böcekler mi. Çocuk gözünden çekilmiş Korint Kanalı videosunun adını “Korint Kanalı’nın hüzünlü hikayesi” koydum. Keyifli seyirler