TRABZON YAYLALAR

@caneleligul …

YAYLALAR YAYLALAR

Temmuz ayının ortalarıydı Trabzon hava limanına indiğimizde.  Aracımızı kiraladık. Otelimize doğru yol aldık.  Uzun kalacağımız için, 45 m2 ’lik geniş süit daireleri olan oldukça konforlu bir otel tercih etmiştik.     Kızımızın Liseler arası Dünya Şampiyonası için gelmiştik aslında. Ama yarış aralarındaki  uzun boşlukları değerlendirip şehri ve çevresini de mümkün olduğunca gezmeyi planlıyorduk.

@ufukname …

Uçaklı Karadeniz turlarının başlangıç noktası Trabzon son zamanlarda oldukça popüler. Gürcistan ’a pasaportsuz giriş başladığından beri, Batum’ da genellikle Karadeniz turlarını cazip hale getiriyor.  Trabzon şehrinin ve çevresinin gezilecek yerlerini Trabzon Part I’de yazmıştım. Bu bölümde yemyeşil yaylaları ve huzur dolu mesire yerlerini beğenilerinize sunuyorum.

YAYLALAR & MESİRE YERLERİ

Karadeniz’e geldik yaylalara çıkmadan, yemyeşil mesire yerlerinde keyif yapmadan eve dönmem diyorsanız ve kısıtlı zamanınız varsa, işiniz biraz zor. Trabzon civarında o kadar çok  var ki, seçim yapmanız güç. Mesafeler uzak ve  ciddi virajlı  yollardan tırmanıyorsunuz. Hepsine yetişmeniz imkansız. Üzerinize kalın birşeyler alın ve bunlardan tercihinizi yapın…Maçka-Şolma, Maçka-Mavura, Maçka-Kiraz , Sera Gölü,  Lapazan, Çankara Uzungöl, Hıdırnebi– Kuruçam, Karadağ, Sisdağı, Çatma Obası,  Düzköy-Haçka Obası Yaylaları…İşte bizim tercih ettiklerimiz;

HIDIRNEBİ & KURUÇAM YAYLALARI

Hıdırnebi Yaylası …

Birbirine 1 km mesafedeki bu iki yaylaya Trabzon’dan Akçaabat yolundan ulaşıyorsunuz. Akçaabat’a zaten gideceğimiz için listenin başına bu iki yaylayı da ilave ettik. Yaz kış ulaşıma açık bir yol. Kendi aracınızla gidebileceğiniz gibi isterseniz toprak yollar da olduğundan toplu taşıma araçlarını da tercih edebilirsiniz. Hıdırnebi şenliklerinin de düzenlendiği bu tepe 750m yükseklikte. Tam bir manzara terası gibi. 20 Temmuz’da başlayıp 3 gün süren şenliğe denk gelemedik ama tam bir fotoğraf şöleni yaşadık. Maden suyu kaynağı ile ünlü Acısu Köyü’de yolunuzun üzerindeydi. Yaylada kır bahçeleri, köylülerin el işi tezgahları, bakkal ve lokanta da var. Ama bizim aklımız Akçaabat köftesinde olduğu için iştahımızı yayla dönüşüne sakladık. Bu manzarada çay keyfi yaptık.

UZUNGÖL

Uzungöl Yaylası …

Uzungöl, yamaçlardan düşen kayaların Haldizen Deresi’nin önünü kapatması sonrasında oluşuyor. Yöre de adını bu gölden alıyor. Gerçekten büyüleyici bir manzaraya sahip. Yaz aylarında gezmek çok keyifli. Tam bir yayla havasına sahip oldukça serin. Sık sık yağmur da yağdığından yürüyüş yapmak niyetindeyseniz, giyiminiz açısından hazırlıklı olun. Bölgede ATV ve Jip safari turları da yapılıyor. Zaman zaman bozuk olsa da yol aracınızla da rahatça gezebileceğiniz gibi. Uzungöl’e gelmeden tepeden gölün manzarasını seyredebilir ve fotoğraflayabilirsiniz. Gölün çevresine ise çok fazla tesis yapılmış. Restaurantlar Kafeler dolayısıyla yoğun bir kalabalık var. Sıcak ülkelerden kaçanlar buraya doluşmuşlar. Keşke doğasını bozmadan piknik alanları olarak bırakılsaydı. Çok fazla konaklama imkanı da var. Oteller, pansiyonlar, bungalovlar gölün etrafına dizilmişler. Yine keşke diyeceğim, doğal yapıyı bozmayacak şekilde ağaç evlere ve bungalovlara izin verilseymiş. Ancak o kadar çok ilgi görüyormuş ki, kalmayı düşünürseniz, yaz aylarında çok önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyormuş. Çok kalabalık ve gürültü olduğundan, biz gölün çevresinde bir kahve içip hemen uzaklaştık. Aracımızla göl boyunca gidebildiğimiz yere kadar gittik. Doğanın tadını çıkarttık. Dönüşte de köylülerden çam balı satın aldık.

Uzungöl Yaylası …

SULTAN MURAT YAYLASI

Biz Uzungöl dönüşünde Sürmene’de zaman geçirmek istediğimiz için gitmedik ama sizin zamanınız varsa, Uzungöl’ e 40km mesafedeki Sultan Murat Yaylası’na da gidebilirsiniz. Sürmene’ye 60km mesafededir. İki alternatif yoldan gidilebilmektedir. Karadeniz turlarında tercih edilen yaylalardan biridir.

HAMSİKÖY

Hamsiköy …

Hamsiköy, Zigana Dağı eteklerinde bulunan bu köy, Trabzon’a 50 km, Maçka’ya 20km mesafededir. Turistlerin ve doğa tutkunlarının ilgi odağıdır. 300m yükseklikte, çevresi çam ormanlarıyla kaplı yemyeşil bir oksijen deposudur. Yol oldukça virajlı ama zemini düzgün. Aracınızla rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Merkezden bir saat kadar yol almanız gerekiyor. Manzara o kadar müthiş ki keşke daha uzun sürse diyebilirsiniz. Trabzon’da yapılacaklar listesine ekleyebilirsiniz.
Biz de yol boyunca aralarda durup fotoğraf molaları verdik. Köyde biraz yürüyüş yaptık. Hamsiköy Yayla Lokantalarının birinin  terasında  öğle yemeğimizi yedik ve üzerine de ünlü Hamsiköy sütlacını tattık. Yörenin ineklerinin yağlı sütünden çokça kaynatılarak yapılan bu enfes tatlı üzerinde bol fındıkla sunuluyor. Yanında da  semaverle  çay getiriliyor. Size de  manzarada keyif yapmak kalıyor. Madem sütlacı meşhur adı neden Hamsiköy diye soruşturduk. Hamsi ya da hamse Arapça beş köy anlamına geliyormuş. Bu bölgede bulunan köylere verilen toplu admış. Bildiğimiz balık hamsiyle bir ilgisi yokmuş yani.

@ufukname …


Bu yazdığım bütün yerleri bir haftada gezdikten sonra, Trabzon’dan dönerken uçakta bedeninizin çok yorgun düştüğünü ama benliğiniz dinlenmiş ve taptaze olduğunu hissedeceksiniz. Harika bir fotoğraf albümü ve anılarla şehre veda edeceksiniz.

TRABZON’da NE YENİR ? NE İÇİLMEZ ?

Atatürk Köşkü …

Trabzon’un yöresel yemekleri de çok çeşitli ve ünlüdür. Hamsinin en lezzetlisi, mısır ekmeği, kayganası, pidesi, tereyağı, peyniri, kavurması, kahvaltının olmazsa olmazı kuymağı, sebze ve turşu kavurması, eti ve köftesiyle ülkemizin önemli bir mutfak kültürüne sahip bir şehridir.

Hamsinin çeşit türlüsü,  hamsi tava, hamsi kuşu, hamsili pilav, hamsi buğulaması burada yapılır. Mısır ve unu çok sevilir. Her öğünde mısır ekmeği sofraya konulur. Kara lahanası, pazısı dolması da yapılır, kavurması da. Bu rengarenk mutfak sayesinde Trabzon’daki tatiliniz  çok lezzetli geçecektir. Biz nerede ne yedik? Yedik de pişman mı olduk, mutlu mu? Buyurun bizim Trabzon’daki sofralarımıza….

SÜRMENE PİDESİ

Zamanınız varsa hazır Trabzon’a gelmişken,  pidesiyle, tahta kaşığıyla, bıçağıyla ünlü Sürmene’ye de gidin derim. Zaten burada pide yemeden eve dönmeyin. Trabzon’dan Sürmene’ye 35 km bunun için gidilir mi demeyin.

Beni dinleyin. Hep söylerim aklınızda kalacağına mideniz de olsun.  Uzungöl ’ e gidecekseniz ve bizim gibi tekrar Trabzon’a dönecekseniz  yolunuzun üzerinde olduğu için Sürmene’ye sırf yemek için de uğrayabilirsiniz. Biz böyle yaptık. Ama siz isterseniz yemekten sonra Sürmene Kalesi’ni, seyir terasını, Cumbalı Sürmene evlerini, Zahra mahallesindeki çay fabrikasını ve Memişoğlu Konağı’nı gezebilirsiniz.

Bozo Pide de çok meşhur ama bizim tercihimiz  Yılmaz Pide oldu. Hava çok sıcaktı. Yılmaz Pide nin de bahçesi çok ferahtı. Ben peynirli, Canel kıymalı ısmarladık. Yeri gelmişken söyleyeyim pidelerin boyutları çok büyük ve hamuru kalın olduğu için çok doyurucu.

Trabzon Meydanı …

TRABZON MERKEZ ERTUĞRUL PİDE

O güne kadar yediğim en iyi pide Sürmene’deki sanıyordum. Trabzon  Meydanı ‘n da ki bu fırına gelene kadar. Yeni bir şehre geldiğimizde turistik ve zincir restaurantlardan ziyade halkın tercihlerini de soruştururuz. Yöre insanının bu fırını sevdiğini öğrenince İstanbul’a dönmeden son bir kez daha pide yiyelim istedik.   Sürmene’deki pideden birkaç  tık daha iyi olduğunu söylemeliyim.  Bu sefer kavurmalı kaşarlı yedik belki de ondan. Üzerindeki Trabzon tereyağı da mis gibi kokuyor. Pide elle yenir yazısını dikkate alarak on parmak yağlanmayı göze alıyoruz. Çok yağlı yemeyen bir insan olmama rağmen burada tabağa akan tereyağları ziyan oluyor diye üzülüyorum. Yok böyle bir lezzet inanın. Buralara yolunuz düşerse muhakkak deneyin.

BOZTEPE’de BRUNCH & SEMAVERDE ÇAY

Boztepe den Trabzon …

Trabzonluların hafta sonu brunch mekanı Boztepe’ye siz de mutlaka gelin. Hem şehri tepeden seyredin hem de kahvaltınızı yapın. Ya da en azından semaverde çay keyfi yapılacak diye Trabzon listenize ekleyin. Akşamları da gelebilirsiniz. Günlük gezinizi tamamladıktan sonra otelinize dönmeden en son burada çay molası verebilirsiniz. Unutmayın zaten bu şehrin gece hayatı yok.

AKÇAABAT MARİNA BALIK & KÖFTE RESTAURANTLARI

Trabzon merkezde birçok balık restoranı var. Az yağda tavası yapılan küçük balıklar çok lezzetli. Yanında da  mısır ekmeği ve kaygana servis ediliyor. Mutlaka deneyin. Tekrar belirtmeliyim ki, hiç birinde alkollü içki servisi yok. Balık içkisiz olmaz diyorsanız Akçaabat’a doğru uzanacaksınız. İstanbul’da olsa köfteyi menüsüne alan bir balık restaurantı tercih etmem. Ama buradakilerde köfte olmazsa olmaz. Meze ve balıklara gelince çok özellikli değil. Cazip tarafı,  Trabzon’da bulamadığınız, sıcak yaz gününde soğuk içilen hatta buzla servis edilen, fazlası sağlığa zararlı, kararı ruha yararlı içecek. Trabzon’da bizim gibi uzun kaldıysanız ve özlediyseniz arabanızın yönünü buraya çevireceksiniz mecbur.

Hamsiköy …

HAMSİKÖY SÜTLACI

Hamsiköy’ü anlatırken bahsetmiştim. Yemeden dönmeyin diye burada tekrar yazmak istiyorum. Hamsiköy sütlacı, yörenin ineklerinin yağlı sütünden çokça kaynatılarak yapılıyor. Üzerinde bol fındıkla servis ediliyor. Size de bu enfes tatlıyı iştahla kaşıklamak kalıyor. Sonrasında semaverle sunulan çay keyfi. Daha ne olsun.

DEĞİRMENİN KUYMAKÇISI

Trabzon merkeze 15 km mesafede Akçaabat yolundan gidilen bu mekan haftanın hergünü açık. Güler yüzle servis yapılıyor. Ahşap  sıcacık bir mekan. Yazın açık alanı da var. Yeşilliklere gömülmüş çağlayan sesi eşliğinde kahvaltı yapmak için, buraya muhakkak bir kez gidin. Yol üzerinde ama yeşillikler içerinde küçük bir yer olduğu için önünden kolayca atlayıp geçebilirsiniz. Serpme kahvaltısı çok lezzetli. Mısır ununu kendileri değirmenden çekiyorlar ve kuymak da başka bir lezzetli oluyor burada. Ekstra istediğiniz hiç bir şeye de ücret almıyorlar. Büyük şehirlerde bizim servet ödediğimiz tereyağı burada bedava  Üniversite öğrencisi çok şeker bir kızımız servisimizi yapıyor. Yazlarını değerlendirmek için çalışıyormuş. Bizim kızımız o sırada yarışta olduğundan yanımızda değil ya duygusallaşıyoruz. Sohbete dalıyoruz bu güzellikle. Çaydanlığı kapıp geliyor. Bol bol çay içiyoruz.  Sonumuz hayırlı olsun diyerek kuymağa mısır ekmeğini bandırıyoruz.

KUYMAK MI MIHLAMA MI?

Karadenizde bolca karşılaşacağınız bir tartışmadır. Bence aynı olan yemeğe bazı yerlerde kuymak bazı yerlerde de mıhlama denilir. Ama mutlaka farkını anlatmaya çalışırlar. Yok bizimkinde peynir fazla, mısır unu az. Yok tereyağı şöyle peyniri böyle. Anlayan beri gelsin. Trabzon’da kuymak diyorlar orası kesin. Yoksa en ünlü mısır unu değirmeninin adı  “Değirmenin Kuymakçısı” olmazdı diye düşünüyorum. Ya da Karadeniz boyunca Trabzon’a kadar kuymak olan yemek, Rize’den sonra Mıhlama adını alıyor ve peyniri biraz azalıyor diyelim tartışmaya nokta koyalım.

Trabzon’da o kadar çok yiyoruz ki dönüşümüzde bir hafta diyet yapmadan tartıya çıkmıyoruz. Suçluyuz biliyoruz.

WASHINGTON DC PART 2

WASHINGTON DC GEZİLECEK YERLER

Washington DC kültürel değere sahip, tarihi ve idari binaların yanı sıra, çok sayıda müzeleri ve anıtları olan ve arada dinlenebileceğiniz mis gibi parkları olan bir kent. Çok da derli toplu, kolaylıkla her yere ulaşabiliyorsunuz. Zamanımız çok kısa olduğundan önce tur otobüsüyle gezmeyi düşündük. Sonra baktık ki otobüslerin park yerlerinden özellikle anıtlar bölgesinde yürüyüş mesafesi çok fazla. Onun için haritanın üzerinde kocaman bir daire çizip rotamızı belirledik. Öncelikli ziyaret edilecekler listemizi de elimize aldık. Hadi bakalım ne kadarını yetiştireceğiz diyerek yola koyulduk. Kahvaltıyla zaman kaybetmedik elimizde bir kahve ve atıştırmalık ile soluğu Beyaz Ev’de aldık. Parmaklıklara yapışıp seyrettik. Güvenlikti polisti o kadar az ki, kendimizi çok rahat hissetik. Hatta kapının hemen önünde çadır kurup kendi görüşlerini protesto eden gruplar bile vardı. Kimse müdahale etmiyordu. Maalesef içeriye giremedik. Bunun için aylar öncesinden tur rezervasyonu yaptırmak gerektiği biliyorduk. Çok sevdiğimiz bu bembeyaz bina, George Washington döneminde 1792 yılında yapılmaya başlanmış ve 8 yıl içerisinde kullanıma açılmış. Bu tarihten itibaren de başkanların ikametgahı olmuş. 1814’te İngilizler tarafından yakılmış. Çok kısa bir sürede yeniden inşa edilmiş ve günümüzdeki halini almış.

Listemizde sırada National Mall ve Memorial Park vardı. Kongre binası, Reflecting havuzu ve anıtların yer aldığı milli parkın geçmişi yine hükumetin kuruluş yıllarına kadar dayanıyor. 1965’de Ulusal Park Hizmetleri Yönetimine geçmesiyle bu adı alıyor. Sessiz ve huzurlu ortamda yürüyüş ve spor yapmak isteyenlerin adresi. Biz zaten koşarak yürüdüğümüz den parkta ekstradan spor yapmadık tabi. Anıtlar yılın her günü açık ve ücretsiz. Turist akını var ama kalabalığı hissetmiyorsunuz. Küçük bir gölün çevresine uzak aralıklarla yerleştirilmiş. Yürüyüş mesafesinde ama birbirine yakın değil. Hepsi fotoğraflanacak dedik ve tabana kuvvet yaptık.

(National World War II Memorial) 2. Dünya Savaşı Ulusal Anıtı’ndan başladık. 2. Dünya savaşında yer alan askerlerin anısına 2004 yılında açılmış bu anıt.  Bütün eyaletleri ve federal bölgeleri temsil eden her biri 5,2 m yüksekliğinde, 56 sütundan oluşuyor. Fıskiyeli bir havuzun çevresine dizilmiş bu sütunların önünden resmi geçit yaptık. Alabama’nın sütununu kızımıza göndermek üzere fotoğrafladık.

Washington Anıtı (Washington Monument) Mısır dikili taşlarını anımsatan bu yapı 1840’da Mimar Robert Mill tarafından tasarlanmış, ancak 45 yıl sonra tamamlanabilmiş. 170 m ye yakın uzunlukta ve üzerinde Ziver Efendi’nin bir beyitinin bulunduğu Osmanlıca bir kitabe var. Sırf bu taşa dokunabilmek adına  uzun  bir mesafe yürüdük. Oldukça geniş bomboş bir alanda dikilmesinden olsa gerek, İstanbul, Roma ve Mısır’daki kadar heyecenlandırmadı bizi. Biz senden çok gördük dedik, selam verip ayrıldık. Ama uzaktan havuza yansımasını seyretmek daha keyifli oldu.

Canel iyi bir  fotoğraf yakalamak için uğraş verirken, ben yerlerde Martin Luther King’in  “I have a dream” yazısını arıyordum. Lincoln Anıtı’ndan sonra, Nobel barış ödüllü bu özel insanın anıtını da pek tabii ki ziyaret ettik. 20 yıllık bir çalışma sonrasında 2011 senesinde açılmıştır. Obama  açılış konuşmasını yapmıştır. Anıtta “Umutsuzluk Dağları” adlı granitten yapılmış bir heykel daha vardır. King’in  10m uzunluğundaki heykeli ise anıtın merkezindedir.

Lincoln Anıtı (Lincoln Memorial)  Görmek için en çok sabırsanlığımız yer tam da burası. Bir film setinin ortasındayız adeta. Lincoln heykeli tüm heybetiyle karşımızda. Her ne kadar Lincoln’un anısına yapılmış olsa da, bu anıtın bana hatırlattığı ilk şey Forrest Gump filmi.  Forrest Jenny’s ile tam da bu anıtta buluşuyor. Her an Tom Hanks Reflecting havuzundan çıkıp yanımıza gelecekmiş gibi hissediyorum. Heyecandan olsa gerek heykelin önünde donup kalıyorum ve Abrahaham’a sarılıp fotoğraf çektirmeyi bile akıl edemiyorum. Beyaz Georgia mermerinden yapılmış neredeyse 6m lik bu kocaman heykeli Daniel Chester French tasarlamış. 1922 yılında 8 yılda tamamlanmış. Sadece iki dakika sürmesine rağmen Amerika Tarihinin en etkili konuşması sayılan Gettysburg Hitabesi de anıtın duvarında yer alıyor. 16. Ama en etkili Başkan diye anılması ve 2. kez seçilmesi boşuna değil.

“Çoğunluk alkışlıyorsa iyi, güzel ama alkışlayanlar ya dalkavukların elleriyse” ABRAHAM LINCOLN.    Çok sevdiğim bu deyişi de burada dursun.

FFranklin Delano Roosevelt Anıtı ( Roosevelt Memorial) Tekerlekli sandalyesinde oturan, bronzdan yapılmış heykeliyle Efsane başkanlardan bir diğeri Roosevelt’i de görmeden anıtlardan ayrılmadık. Neden mi efsane dedim, Amerikan tarihinde 2 seferden fazla seçilen hiç bir başkan yok. Ancak FDR 4 kez başkanlık koltuğuna oturmuş. 32. Fakat ülkeyi en uzun süre yöneten başkan ve halkın da en çok sevdiği başkanlardan biri. Anıt, Mimar Lawrence Halprin tarafından tasarlamış ve içeride, cumhurbaşkanı ve eşi tarafından 21 ünlü alıntı okuyabilirsiniz.  Neden tekerlekli sandalye tasarlamış diye, bu anıt zamanında çok tartışılmış. Biz, “İnsanlar kaderin değil, kendi zihinlerinin tutsağıdırlar” diyen bu adamı da fotoğraflayıp vedalaştık.

Jefferson Anıtı (Jefferson Memorial) 3. Başkan Thomas Jefferson anısına 4 yılda inşa edilmiş ve 1943 yılında tamamlanmış olan bu yapı, Mimar John Russell Pope tarafından tasarlanmış. Uzaktan bakınca hafif ürkünç gözüken Jefferson’un koyu bronz heykeli ise birkaç yıl sonra konulmuş. ABD kurucularından biri olan başkanın heykeli bir zamanlar yaşadığı Beyaz Ev’e doğru bakıyor.

Washington Ulusal Katedrali  Beyaz Saray, Anıtlar, Capitol derken yorgunluktan perişan olup parkta bir banka oturduk. Açlıktan da ölmeye başladığımızı oturunca fark ettik. Başka bir şey dileseymişiz olacakmış demek ki, tam karşımızda hot dog arabası durmuyor mu. Abd’de yenilmesi gerekenler listesine ekleyebilirsiniz. Gerçek etten yapılmış bu sandviçten birkaç tane yiyebilirdik.  Ama yalnızca açlığımızı bastırdık. İştahımızı akşam yemeğine sakladık.

Bir taraftan da sincaplarla oynadık. Kediden farksız bunlar elimizde kuru yemiş olsa kucağımıza atlayacaklar. O kadar cana yakınlar ki.

Dinlenip doyup kendimize geldikten sonra, sırada ne var diye haritamızı açtık. Dünyanın en büyük 10 Katedralinden biri olan Ulusal Katedrali tam da çaprazımızda duruyordu. 1907 yılında inşasına başlanmış ve 80 yılda ancak tamamlanabilmiş. Oldukça büyük bir bahçenin içerisinde yer alan, ortaçağ yapılarını andıran bu binada dini törenlerin yanı sıra konserler de organize ediliyormuş. Bu güzel şehre bir kez daha gelmek bahaneleri listesine katedralde konser aktivitesini de ilave ettik.

Floral Library’den de  bahsetmeden geçmeyeyim. National Mall’da bir çiçek bahçesi. Tur alanınızzda ama fark etmeden geçmenize imkan yok. Her yer park, her yer yeşil,  her yer çiçek dolu ama burası farklı. Fotoğraf molası verdirtiyor insana.

Amerikan Kongre Binası (United States Capitol) İlk günümüzün son durağı Capitol denen Amerikan Kongre Binası. Hollywood Filmlerinde sıkça gördüğümüz kubbeli beyaz bina burası. Hep karıştırılır, Beyaz Saray sanılır. Çünkü adına saray demişiz  ya daha gösterişli ve büyük bir bina bekliyoruz haliyle.Mimar William Thornton’un projesiyle 1793 yılında yapımına başlanmış bu görkemli binada dünyanın en söz sahibi devleti yönetiliyor. Binanın çevresinde ve (Botanic Garden) Botanik bahçesinde rahatça gezebilirsiniz. Capitol’un içerisine girmek için önceden turlara rezervasyon yaptımanız gerekiyor.

İnanılır gibi değil ama tüm bunları tek bir güne sığdırmayı başardık. Güne sabah 6 sularında başlamıştık. Erken kalkan erken yol alır tabi. Çok yorulduk ama her anına değdi. Otele döndük biraz uyuyup dinlendik. Önceki bölümlerden hatırlarsanız geceyi trende birkaç saat uykuyla geçirmiştik. Akşam yemeği için de  İtalyan yemeği planlamıştık. Aklımızda kalacağına midemizde olsun deyip hazırlanıp çıktık. Keyifli bir yemek sonrasında Beyaz Ev’de başladığımız bu yoğun günü, yine aynı yerde tamamladık. Ertesi gün bizi korkutacak maceradan habersiz bir şekilde baygın uyuduk.

WASHINGTON DC’de 2. GÜN

Sabah çabuk bir kahvaltı sonrasında ilk durağımız  Kongre Kütüphanesiydi. Şehir Kütüphanelerinin bizim için önemi ayrıdır. Onun için bu çok özel yapıyı ayrı bir başlıkta yazmayı uygun gördüm. Bir sonraki paylaşımımda okuyabirsiniz. Kongre Kütüphanesi’nden sonra öğle yemeği için Georgetown bölgesine gittik. Gençler burada takılıyormuş bizim neyimiz eksik deyip, tatlı patates ve hamburgenden oluşan klasik bir Amerikan menüsü yemek üzere ünlü bir zincir fast food restauranta girdik. Ben normalde bu tarz yemekleri  sevmem. Ama buradaki burgerler çok lezzetli ve  bizde fast foodlarda olmayan bira da yemeğe eşlik edince bir başka oluyor tabi. Yemekten sonra, dünyaca ünlü markaların mağazalarının olduğu caddelerden hızla geçtik.

Haritamızda işaretli birkaç yer daha vardı. En sona saklamak istediğimiz,  Atatürk Heykeli  Türkiye Büyükelçiliği ve Amerikan Atatürk Topluluğu tarafından yapılan, Amerika’daki ilk  Atatürk heykelini ziyaret etmeden kentten ayrılmayın. Heykel Sheridan Circle Park’da yer alıyor. Emeği geçen herkese minnettar olarak Atamıza saygılarımızı sunuyoruz.

Ulusal Tarih Müzesi ve Doğa Tarihi Müzesi. Müzeleri layıkıyla gezecek zamanımız olmadığı için, Canel’in bütün karşı çıkmalarına rağmen ve başımıza geleceklerden bir haber Pentagon’a rotamızı çevirdik. Müzeleri bir sonraki gelişimize sakladığımız listeye ekledik. Pentagon maceramızı da bir sonraki paylaşımım da okuyabilirsiniz. Adı üstünde macera buraya sıkıştırmak olmaz.

Bizim 2 güne sığdırdığımız önceliklerimiz bunlardı. Siz daha uzun kalırsanız, listenize; Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi,  Vietnam Şehitleri Anıtı, Arlington Ulusal Mezarlığı, Kore Savaşı Gazileri Anıtı, Çin Mahallesi, Ulusal Sanat Galerisi ve FBI Binası’nı da ilave edebilirsiniz.

Biz bu kenti çok sevdik. Kalabalık ve turistik bir şehir olmasına rağmen, yoğun bir insan seli üstünüze üstünüze gelmiyor. Derli toplu ve tarihi binaların çokluğu sizi Avrupa’daymışsınız gibi hissettiriyor. Binaların alanları çok geniş. Yemyeşil parklar, rengarenk çiçek bahçeleri, ağaçlara tırmanan çimenlerde koşuşturan şirin sincaplarıyla bu kent, bir kez daha gelinecek ve  listede eksik kalanlar tamamlacak sözü verdiriyor. Güzel duygularla ve Pentagon maceramıza  gülerek, akşam trenden el sallayarak veda ediyoruz. Hoşçakal Washington Dc.

ADRASAN

Adrasan Koyu & Kumluca Plajı

Antalya civarlarını gezmeyi planlıyorsanız. Olimpos Antik Kenti’ni, Çıralı’yı, Yanartaş’ı da muhakkak rotanıza dahil ediyorsunuzdur. Buralardaysanız bir gece Adrasan Koyu’nda kalın derim. Kemer’e 50 km mesafede bulunan bu koy önemli bir tatil bölgesidir. Kemer’den batı yönüne doğru gidip Olimpos Adrasan’a sapıp 18 km sonra Adrasan Köyü’ne, 4 km sonra da Adrasan Koy’una ulaşabilirsiniz.  Adrasan Kumluca İlçesinin bir köyüdür. Adrasan Koyu’da, köyün 2 km kumsalı olan plajıdır. Mavi turların ve olta balıkçılığı yapmak isteyenlerin uğrak noktasıdır.

Benim gibi doğa yürüyüşü sevenler için de idealdir. Kıyı boyunca  1 saatlik yürüyüş ile Adrasan Gelidonya Deniz Feneri’ne ulaşabilirsiniz. Çevre koylara, ıssız kumsallara ulaşmak isterseniz de günübirlik tekne turlarına katılabilirsiniz. Sazak, Suluada, Ceneviz koylarında denizin tadına bakabilirsiniz.

Yaz aylarının kavurucu Akdeniz sıcağında tatil yapıyorsanız, dağlarla ve ormanlarla çevrili bu koyda hafif hafif esen rüzgar sayesinde, oh dünya varmış diyebilirsiniz. Yeşille mavinin sarmaş dolaş olduğu bu koy  çok huzurludur.. Denizi pırıl pırıl dır. Akdeniz’deki bir çok koya nazaran ara ara kaynaklar sayesinde biraz daha serindir. Koyda pansiyonlar ve bungalovlar dere boyunca sıralanmıştır. Denize sıfır havuzlu oteller de var ama otel yerine bungalovları tercih edin. Deniz varken havuza ne gerek var. Olmaz ben klor yutacağım derseniz eyvallah.

Bence ördeklerle, balıklarla, su kaplumbağalarıyla kol kola tatil yapın. Bu koy çadır ve karavan sevenler için de uygundur. Nasıl olsa  hava bedava, su bedava burada. Evet aynen plaja giriş ücretsiz ve mis gibi çam kokuları zaten paha biçilemez. Şemsiye ve şezlong isterseniz çok ufak bir ödemeyle sahip olabilirsiniz. Yok efendim ben popüler beachlere para saymadan rahat edemem derseniz siz bilirsiniz. Buraya gelmeyin o zaman.

Eski adı Çavuşköy olan bu köyde, halk turizm ile geçindiğinden sizi sıcak karşılayacaklar, ellerinden geldiğince hoş ağırlayacaklar dır. Balıkçılık yapıldığından, her gün ne çıktıysa denizden onu yiyin. Ne yapacaksınız otellerin açık büfelerini. Balığın yanına da her akşam bir kaç çeşit salatası, zeytinyağlısı ve taze meyvesi eşlik edecek, daha ne olsun.

Öğlen de acıkırsanız ki bu mis gibi oksijen deposunda acıkacaksınız, bir tabak karışık sebze kızartması yiyin. Normalde yemiyoruz nasılsa, tatilde yiyin bir şeycik olmaz. Bol bol yüzersiniz eritirsiniz  nasıl olsa. Yanında ne içeceğiniz sizin tercihinize kalmış.

Bir gece burada mola verin dedim ama biz öyle deyip üç gece kalmıştık. Siz de kolay kolay veda edemeyeceksiniz emin olun.


WASHINGTON DC PART 1

NEW YORK’tan WASHINGTON Dc’ye nasıl gidilir?

İlk kez Kuzey Amerika’ya gidenlerin önceliği genellikle Newyork ’ tur
Sizin de rotanız böyle ise, hazır kıta değiştirmişken, dünyanın en güçlü ülkesinin başkentini de ziyaret edin derim.  Tur satın almanıza, araç kiralamanıza falan da hiç gerek yok. Amerika’nın bir çok şehrinin aksine başkentini yürüyerek  veya isterseniz bisikletle gezmeniz  de mümkün.  Newyork Penn İstasyonundan 3 – 3,5 saatlik bir tren yolculuğu ile Washington Dc Union istasyonuna ulaşabilirsiniz. Her iki istasyonda şehir merkezinde  ve sık aralıklarla gün ve gece boyunca tren var. Son anda  karar verip gidecek olsanız bile yer sıkıntısı yaşayacağınızı hiç sanmam. Yine de Amtrak’tan online olarak rezervasyonunuzu uçuş planlar gibi çok önceden yaptırmanızı öneririm. Bu şekilde çok daha ekonomik olacaktır. Ekonomik, esnek, business ve premium olmak üzere ve sezonuna göre bilet fiyatları $40 – $300 aralığında. https://tickets.amtrak.com Biletinizi alırken bagaj kurallarına da dikkat edin. Nasılsa uçak değil, limitsiz hakkım var diye düşünmeyin. Çünkü öyle değil. Adet, ağırlık, boyut vs sınırları var. Zaten biletinizi önceden alırsanız detayları da öğrenmiş olursunuz.

Hazır yeri gelmişken bir ipucu daha vereyim. Newyork’ta oteller fahiş fiyatlarda. Trenle Washington’a geçerseniz eğer, son gecenizde otel ücreti ödemenize de gerek kalmaz. Bagajlarınızı otelde emanete bırakabilirsiniz. Bazı oteller bunun için de ekstra ücret talep edeceklerdir bilginiz olsun. Malum Newyork ‘un gece yaşantısı oldukça hareketli. Gece yarısına kadar eğlenceye takılıp, trene 2 – 3 gibi binebilirsiniz. Tren konforlu ve temiz. İhtiyacınız olan her şey var. Cafe, restaurant ve hatta Wifi da var ama İnternete takılıp uykusuz kalmayın. Çünkü sabah erkenden varmış olacaksınız. Bagajınız varsa ilk durağınız oteliniz olacak mecbur. Odanız da hazır olmayacak tabii ki. Ama çok şanslısınız burada bagaj emanet ücreti yok. Newyork’a nazaran, daha kaliteli otellerde daha uygun fiyatlara konaklamanız da mümkün. Trende uyuyup dinlendiniz yüklerinizi de otele attınız. Artık güzel bir kahvaltı yapıp şehri turlamaya başlayın. Okyanusu aşmışken kısıtlı zamanda  çok yer gezeyim mantığındaysanız tren tam size göre.  Hatta gezinizi kendiniz planlamıyorsanız,  Newyork’a turla bile gelmiş olsanız, serbest gününüzde bu turu günübirlik yapabilirsiniz. Fırsat bu fırsat, kaçırmayın tek Newyork’la yetinmeyin.

36 saatte WASHINGTON DC’yi nasıl gezdik? Nerede Kaldık? Ne yedik, ne içtik?

Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington DC, Maryland ve Virginia eyaletlerinin arasındadır ve hiçbir eyaletin sınırları içinde değildir. Doğrudan federal devlete bağlıdır. DC “District of Columbia”‘’nın kısaltmasıdır.

Biz sabahın köründe trenle şehre geldik. Ertesi akşam tekrar trenle ayrıldık. Anlayacağınız birbuçuk günde şehri koşarak gezdik. 1 – 2 gece konaklayarak burada hemen her yeri gezebilirsiniz. En çok zamanınızı alacak olan anıtlar 24 saat halka açık. Gününüze istediğiniz kadar erken başlayıp, geç bitirebilirsiniz. Böylece çok daha fazla yer gezebilirsiniz.

Washington Dc, yüz ölçümü olarak küçük ama gezilecek yerler adına çok zengin bir şehir. Oldukça düzenli olduğundan geniş bir daire çizerek  turistik önemi olan tüm yapıları ziyaret etmeniz mümkün. Bizde Beyaz Saray denilen, aslen Beyaz Ev’e yakın bir otel tercih ettik ve rotamıza buradan başladık. Şehrin canlı caddeleri, mekanları da zaten bu civarda.

Newyork’a kıyasla, şehir merkezinde kalmak istiyorsanız daha ekonomik ve konforlu otel bulmanız da mümkün. Biz 4* bir otelde kaldık ve çok memnun ayrıldık. Her yere yürüme mesafesindeydik. Küçük fakat yenilenmiş, tertemiz ve rahat bir odamız vardı. Gerçi o kadar yorulmuştuk ki, nerede olsa kıvrıla bilirdik.

Burada yine bir ipucu parantezi açmak isterim. ABD’de oteller genellikle ilk gece ücretlerini, hatta bazıları tamamını girişten bir gece önce kartınızdan tahsil ediyorlar. Rezervasyon yaptığınız sitenizde sanal kartınızı kullanıyorsanız limit müsait değilse rezervasyonunuzu iptal dahi ediyorlar. Çoğunluğu provizyon çekmeden zaten rezervasyon yapmıyor. Her ikisi de başımıza geldi. Ben genellikle fazla tedbirli olduğumdan son ana kadar iptal edilebilir 2 otel rezervde tutarım. Son iptal tarihinde de iptal ederim. Atlanta da bu şekilde yaptığım halde seyahat dönüşümde kredi kartımdan ücretin çekildiğini fark ettim. İadesi için de bir dünya yazışmak zorunda kaldım. Başıma bu geldikten 1 yıl sonra Miami’ ye gittiğimde rezervasyonumun iptal olduğunu gördüm. Atlanta daki tecrübeyi tekrarlamamak adına, çekemesinler diye sanal kartıma limit açmadan yola çıkmıştım. Dünyanın hemen yerinde otelde ödeme yaparım çünkü. Allah’tan otelde yer vardı sorun olmadı. Hatta son gün indirimi bile aldım, acayip mutlu oldum. Ama siz böyle yapmayın mağdur olabilirsiniz. Tek bir otel tercih edin, limitlerinizi ayarlayın, paşa paşa önceden ödeyin.

Washington DC’de restaurantlara gelince, kapıda menülerini kontrol etmenizi öneririm. Nede olsa komşu masanızda muhtemelen senatörler olacaktır. Tercih size kalmış isterseniz valizinize şık bir kıyafet bulundurun ve bu atmosfere dalın. Ya da önerime kulak verin daha makul bir mekan seçin. Kişibaşı $70 civarında hesap ödediğimiz harika şarapları olan, keyifli bir İtalyan restaurantı bizim tercihimiz oldu. Günümüzü Beyaz Ev’de başlatmıştık. Yemekten sonra gece karalığında da  bu bembeyaz, gösterişsiz ama etkileyici binanın fotoğrafını çekmek üzere tekrar gittik ve gecemizi noktaladık.

 

CİHANGİR & ÇUKURCUMA

Turşu Limonla mı, Sirkeyle mi yapılır?

Cihangir ve Çukucuma’ya gelip de Turşu Suyunun iyisi limonla mı, sirkeyle  mi  yapılır geyiğini yapmasak olmazdı. Neşeli Günler filminin çekildiği  Asrın Turşu’dayız. Rahmetli  Münir Özkul ve Adile Naşit’in kavga ettiği limon taraftarı olan dükkan burası. Filmdeki dükkanlardan biri Samatya’da diğeri Sarıyer’de diye lanse ediliyor. Ama Çukurcuma’da karşılıklı iki dükkanda çekilmiş sahneler.  Taneli turşu suyu içerek gezimize başlıyoruz. Duvarlarda filmden kareleri seyrediyoruz. İşletmesi babadan oğula geçmiş. Oğluyla sohbet ediyoruz. Gerçekten enfes buranın ürünleri. Online sipariş hattı kurmuşlar ve yoğun talep alıyorlarmış. Şiddetle tavsiye ediyorum. Hatta turşunun yanına bir de şalgam suyu ısmarlayın. https://asritursucu.com

Sonrasında antikacıların, eski evlerin ve şık kafelerin olduğu sokaklarda kayboluyoruz. Tarihi Cihangir Fırınının fotoğraflarını çekerken,  kibarca  içeri davet ediliyoruz. Sohbet muhabbet… Bu semtte esnaf bir harika…Son zamanlarda alışık olmadığımız ama özlediğimiz samimiyette. Asında hiç aç değiliz ama fırından yeni çıkmış, lezzetli olduğu mis gibi kokularından belli olan birkaç ürününden alıyoruz. Cihangir kahvesinde çayla birlikte afiyetle  yiyoruz. Ve aldığımız kalorileri eritmek için sokakları keşfe devam ediyoruz.

Çukurcuma Hamamı, 1830’da  I.Abdülhamid ’in eşi Nakşidil Valide Sultan tarafından yaptırılmış. Önceleri Sürahi ve sonrasında Süreyya Hamamı olarak adlandırılmış. Yakın geçmişte Ferzan Özpetek “Hamam” filmini burada çekmiş. Uzun bir süre restorasyon çalışması yapılan hamam, 2018 yılından beri hizmet veriyor. Bildiğiniz hamamlar gibi değil çok şık butik bir  şekilde konuklarını ağırlıyor. Meraklıysanız fiyatlarına bakıp gitmenizde yarar var. El ayak masajı bile 130 TL diyeyim gerisini siz tahmin edin. https://www.cukurcumahamami.com

Cihangir Camii, Cihangir’e adını veren Cami, Pürtelaş mahallesinde, tepeden Boğaziçi manzaralı. Biz de bahçesinden bu muhteşem İstanbul manzarasını seyre dalıyoruz. Kapalı olduğu için içeriye giremiyoruz. Tarihte başından beş yangın geçmiş olan camide, şimdi de hırsızlık olayları oluyormuş ve bu yüzden sadece namaz zamalarında açık oluyormuş. Kolu komşudan öğreniyoruz bu durumu. Ortada bir görevli göremiyoruz. Görsek açtıracağız kapıyı, buralara gelmişken ziyaret edeceğiz. Müzelerin çalışma saatlerine bakmayı akıl ederiz ama bu aklımıza gelmiyor tabii ki. Neyse bir daha ki sefere deyip tadımızı kaçırmıyoruz. Kanuni Sultan Süleyman’ın çok genç yaşta yitirdiği oğlu Cihangir için, Mimar Sinan’a yaptırmış bu camiyi. 5 yangın geçirmiş dedim ya  her defasında yenilenmiş. II.Abdülhamit döneminde de bugünkü halini almış. Tek kubbeli, iki minareli ve kare şeklinde olan caminin avlusu da tepeden İstanbul Boğazı’na bakıyor.

Yokuşlar merdivenler derken yorgun düşüyoruz. Birer içeceği hakkettiğimizi düşünerek nereye gitsek muhabbetine başlıyoruz. Canel yerde bahçelerde,  ben terasta manzaralarda olmayı çok severiz. O galip geliyor ve  Orhan Kemal Müzesi’ nin yanındaki Mellow Bistro’da alıyoruz soluğu. Masumiyet ve Orhan Kemal Müze ’lerini ve de çok sevdiğim 5.kat teras keyfini de bir sonraki gelişimize saklıyoruz. http://www.5kat.com

NEW YORK NEW YORK 

En’lerin Şehri 

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 1-1024x768.jpg

İstanbul’dan öğle saatlerinde bindiğimiz direk uçuşla, aynı gün sabah NewYork’a indik. Saatin tersine gittiğimizden dokuz saat zaman kazandık, ömrümüz uzadı. Uçakta uyuyup dinlendiğimiz için de zımba gibi güne hazırdık. John F. Kennedy Havalimanı’ndan trenle metro bağlantısına oradan da Manhattan’ın kalbinde, Penn İstasyonunun karşısında, Empire State ve 5. Caddeye yürüyüş mesafesinde seçmiş olduğumuz otelimize gittik. Üç günde bu şehri gezmeyi planlıyorduk. Onun için merkezi bir otel tercih ettik. Dönüşte de Washington Dc ’ye trenle gideceğimizden otelimiz nokta atışı olmuştu. 5000 odalı bu tarihi otelde, Lobi hava limanı gibi kalabalıktı. Resepsiyonda uzun bir kuyruk vardı. Neyse ki onlarca desk olduğundan ve ödemeleri önceden çektiklerinden fazla beklemedik. Konumu dolayısıyla turistlerin çok tercih ettiği bu otelden hiçbir kaliteli hizmet alamıyorsunuz aslında ama tuhaf bir çekiciliği var. Wifi ve bagaj emanet odaları ekstra ücrete tabi. Odalar temiz fakat eski, oda kapıları orijinal ve üzerlerinde yapım tarihleri yazıyor. Bina çok yüksek, gökdelen diyemiyorum, çünkü Bu şehirdeki gökdelenlerin yanında kısa kalıyor. Katlarda koridorlar labirent gibi, yürü yürü, dön dön bitmek bilmiyor. Belboy da yok tabii ki. Biz de uzun bir seyahate çıktığımızdan ve en son durağımızda da kızımızı ziyaret edeceğimizden kocaman valizlerimizi, halılı koridorlarda çeke çeke zar zor odamıza ulaştık. Valizlerimizi bırakıp, hiç zaman kaybetmeden kendimizi dışarı attık.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 2-576x1024.jpg


NewYork Eyalet mi Şehir mi?

NewYork eyalet mi, şehir mi diye çok karıştırılır. Aslında her ikisinin de adı aynıdır. Eyaletinde 62 şehir yer almaktadır. NewYork Şehri bunlardan yanlızca biridir ve aynı isimdeki eyaleti ile karıştırılmasın diye, NewYork City veya NewYork NewYork diye anılır. Eyaletin başkenti Albany’dir. NewYork, eyaletin olduğu gibi Amerika Birleşik Devletlerinin de en kalabalık şehridir. Dünyanın en önemli finans, kültür, sanat, moda, eğlence ve aklınıza gelebilecek her sektörün atar damarıdır. Dünyanın en büyük limanlarından biridir ve göçmen geçiti gibidir. Her milletten insanlarla, özellikle de Asyalılarla bolca karşılaşırsınız. Şehirde yüzlerce dil konuşulduğu söylenmektedir. Birleşmiş Milletler Merkezine ev sahipliği yapması da sanki bu yüzdendir. Her yıl 60 milyondan fazla ziyaretçi ağırlamaktadır.. Dünyanın en çok fotoğrafı çekilen şehridir. Profesyonel kamera ile gelmediyseniz bu şehirde fotoğraf çekmeniz çok zordur. Binaların yüksekliği başınızı döndürür.

Şehri gezmek ise çok kolay, haritayı elinize alıp, numaraları takip ediyorsunuz. Enine ve boyuna bulvarlar ve caddeler numara sırasında dizilmişler. Metro olan şehirleri gezmek her zaman çok kolaydır. Manhattan adasında çok fazla metro kullanmaya bile gerek yok.

Birçok yer yürüyüş mesafesinde. Biz de birkaç uç nokta için metroyu kullandık. Milyonlarca insan gibi bizim de ilk durağımız, şehrin ikonu sayılan Empire State Binası oldu. Otelimize 500m mesafede bu muazzam bina özellikle geceleri her yerden görünüyor. 102 katlı, anteniyle birlikte yaklaşık 444m yükseklikte. Binanın tepesinden, güzel bir havada, panaromik olarak beş eyalet; Newyork, Connecticut, New Jersey, Massachusetts ve Pensilvanya görülebiliyor. 1931 yılında açılmış ve 410 gün gibi mucize bir sürede inşası tamamlanmış birinci en yüksek binadır. 1954 yılına kadar da bu ünvanını korumuştur. William Frederick, mimari açıdan Reynolds Binası’ndan esinlenmiştir. Bu yüzden Empire Yönetimi her yıl babalar gününde buraya kutlama kartı postalar. Tabii ki bu kadar yüksek bir binayı fotoğraflamak da hiç kolay olmadı. Ciddi uğraş verdik. Gözlem katına çıkmak isterseniz, sabah 8:00’dan gece yarısına kadar açık. Son asansör 23:15’de. Saatler değişebiliyor ve yoğun kalabalıktan 102. Kat kapatılabiliyor. VIP kart alırsanız riskiniz kalmıyor. Bu kadar eziyete ve maliyete değip değmeyeceği sizin tercihiniz. Unutmayın burası şehrin tek gökdeleni değil. Otellerin tepelerinde de restaurantı olanlar var. Akşam yemeğiniz için rezervasyon yaptırabilirsiniz. Newyork’u 360° seyretmeden dönmem diyorsanız, giriş biletinizi bu linkten alabilirsiniz.

https://www.esbnyc.com

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 3-1024x768.jpg

Özgürlük Heykeli & Anıtı (Statue of Liberty), Liberty adası üzerine 1886’da yapılmış olan bu heykel, dünyanın en tanınan anıtıdır. NewYork denilince ilk akla gelen simgelerden biridir. Roma tanrıçası Libertas model alınmıştır. Tacında bulunan 7 diken, dünyanın 7 kıtasını sembolize eder ve evrensel özgürlüğü vurgular. Elindeki tablette ABD Bağımsızlık bildirgesinin tarihi olan 7 Temmuz 1776 yer almaktadır. Her ne amaçla yapılmış olsa da, NewYork’a giderseniz bu gösterişli ladyi görmeden dönmeyin. Özgürlük heykeli ziyaretçilere açıktır. Adaya feribotla ulaşılır, merdivenlerden de meşaleye çıkılabilir. Biz tekneyle Hudson Nehrinde büyük tur yapmayı tercih ettik. Özgürlük adasının çok yakınından geçtik. Adaya çıkmak istiyorsanız, Sezona göre değişiklik gösteren saatleri konrol etmenizi öneririm. Mevsimine göre bir saatten fazla kuyruk beklemeyi de göze almanız gerekebilir. https://www.nps.gov/stli/planyourvisit/hours.htm

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı IMG_20170912_205734-768x1024.jpg

Rockfeller Center, Amerikan tarihi ve siyasetinde önemli bir yere sahip olan Rockfeller Ailesi tarafından kurulmuştur. Abd’nin en büyük ağacı Noel zamanında buraya kurulur ve turist akınına uğrar. Binanın önünde, açık havada oturup kahve keyfi yapabilirsiniz. Zaten o kadar uzun bir bina ki, zeminin altında üstü açık olduğundan bu cafede rahatça fotoğraf da çekebilirsiniz. Tabi biz eylül ayında gittiğimiz için bunu öneriyorum. Noel zamanında nasıldır bilemiyorum. Merkez ziyarete açık, Empire State binasına yoğunluktan çıkmayı başaramazsanız burayı deneyebilirsiniz. Sabah 8:00’dan gece yarısına kadar açık ve 360° gökdelenler manzarası da sizi bekliyor. https://www.topoftherocknyc.com/buy-tickets/?from=rc

Rockefeller Center’ın tam karşısında yer alan St. Patrick’s Cathedral’i, gökdelenlerin arasında sanki bu şehre ait değilmiş gibi duruyordu. Akşam saatleriydi katedralin önüne geldiğimizde içeri giremedik ama binayı fotoğraflayalım dedik. 1879’da inşa edilmiş, Neo Gotik tarzdaki bu bronz kapılı hafif karanlık binayı gece çekmek pek kolay olmadı.100m aşan ikiz kuleleri olan bu yapıyı da görmeden dönmemiş olduk. Tek çekim yapmaya gelen de biz değildik. Dekolte giyimli bir mankenin de katalog çekimleri yapılıyordu. Böyle de bir şeye ilk kez şahit olmuş olduk. Şaşırmadık. Newyork burası en’lerin ve de ilklerin şehri.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 6-663x1024.jpg

Times Square, NewYork Times’ın 1904 yılında, yılbaşı gecesi, meydandaki yeni binalarına taşınmaları ve bu başlangıçlarını havai fişek gösterisiyle şenlendirmeleri yeni bir geleneğin miladı olmuştur. Bu tarihten sonra her yıl benzer kutlamalar yapılmaya başlanmıştır. Yılbaşı geceleri binlerce kişi meydanda toplanır ve ışıklı topu seyreder. Yoğun trafiği ve taksileriyle de ünlüdür. Yalnızca yeni yıllarda değil, her akşam canlı, renkli, ışıl ışıl, şıkır şıkır bu meydana hava karardıktan sonra gidin. Yüksek sezonda ayakta duracak yer bile bulamayacaksınız emin olun. Ama bu atmosfere dalmazsanız Newyork’a gelmiş sayılmazsınız. Biz biraz takılıp Hard Rock Cafesiz yapamam deyip oraya kapağı attık.

Broadway Müzikalleri’nin sergilendiği caddeyi gezdik. NewYork’ta yapılacaklar listesine başına ekleyebilirsiniz. Ağırlıklı olduğu için müzikal dedim ama tiyatro performansları da sergileniyor tabiki. Çoğu da uzun soluklu. Müzikallerden en ünlüsü de “Phantom of the Opera”. Biletinizi de önceden almanız gerekiyor.

https://www.broadway.com

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 7-1024x707.jpg

Grand Central Station, ABD’de trenle seyahatin en popüler olduğu tarihlerde inşa edilmiştir. Platform sayısı bakımından halen dünyanın en büyük tren garıdır. Binanın ortasındaki yuvarlak danışma gişesi çok şık, tepesinde opal bir saat var ve 20 milyon dolar değerinde olduğu söyleniyor. Bu saat Newyorkluların buluşma noktası, Kadıköy’deki bizim boğa heykeli gibi anlayacağınız. Bir çok klasik filme ev sahipliği yapmış bu bina, bizi gerçekten çok heyecanlandırdı. İçeriye girince film setinin ortasında gibi hissettik. Süperman yanımızdan uçup geçebilir, Cary Grant telefon kulübesinde çıkabilir gibi geldi. Gişedeki şapkalı kadının bir an Ingred Bergman olduğunu hayal ettim. Merdivenlerden de Kevin Costner inse fena olmazdı. Hatta silahını bile doğrultsa razıydım. Hitchcock gelmedi ki soralım kaç film çektin burada diye. Newyork birçok filme ev sahipliği yapmış bir şehir. Hatta meraklıysanız Klasik film mekanları turu yapanlar da var. Biz buraya akşam geç saatte gelmeyi tercih ettik, rahat çekim yapabilmek için. Şehrin ruhunu hissetmeniz adına, gün içerisinde yoğun saatlerde gelmenizi size tavsiye ederim. Hatta öğünlerinizden birini burada da yiyebilirsiniz. Cafe ve restaurantlar mevcut. Çekim yaptıktan sonra peronlara da
çabucak bakıp ziyaretimizi tamamladık. Washington Dc trenimiz bu gardan kalkmadığı için hüzünlü bir şekilde garla vedalaştık.

Bryant Park, NewYork Halk Kütüphanesi’nin hemen arkasında, yorgunluk atabileceğiniz çok büyük olmayan bir park. Yani Newyork’un enlerine kıyasla demek istedim. Aslında küçük değil. Çevresinde cafeler, büfeler ve bir de yemek marketi var. Kütüphanede ders çalışan öğrencilerin mola yeri. Çok canlı bir park, sabahları spor yapanlar, kahvesini kapıp gazete okuyanlar, çimenlere yan gelip yatanlar, yemek kutularını alıp gelenler herkes burada. Kışın puz pateni pisti olarak kullanılıyormuş. Yeri gelmişken küçük bir tavsiye daha vereyim. Çantanızda ince bir şal bulundurun. Yaz aylarında gün boyunca çok amaçlı olarak kullandığınızı göreceksiniz. Ben küçük bir çantayla gezmeyi severim. Benim gibiyseniz şifon tüy gibi hafif hiç yer kaplamayan bir şal bile işinizi görecektir. Öncelikle Amerikalılar klimaya tapıyorlar, kapalı ortamlar bana göre buz gibiydi. Yazın dışarısı sıcak olduğundan ince kıyafetlerle gezeceksiniz. Kapalı ortamlarda bu şal kurtarıcınız olacak. Ayrıca gün boyunca gezerken yemek ve kahve araları vermek üzere her ne kadar oturup dinlensenizde, ayaklarınızı uzatmadığınız sürece yeterli olmayacaktır. Braynt Park tam da bunun için ideal, şalınızı çıkartıp çimlere serip uzanabilirsiniz. Otel ne güne duruyor, arada gidip dinlenirim demeyin. Rotanızı bozmak istiyorsanız siz bilirsiniz tabi.

NewYork Halk Kütüphanesi, Zamanımız varsa gittiğimiz şehirlerde kütüphaneleri de mutlaka ziyaret ederiz. Kütüphaneler şehrin aynasıdır adeta. NewYork’taki bu muhteşem bina, 1895 yılında açılmış ve Abd’nin en büyük üçüncü kütüphanesi. The Stephen A. Schwarzman Binası’nın en güzel bölümü de Rose okuma odası. Kolonsuz bina gerçekten çok ferah bir atmosfer yaratmış. Bir daha dünyaya gelirsem NewYork’ta okurum dedirttiriyor insana. Çalışma odaları ve ana okuma odası tıklım tıklım doluydu. Birçok da turist vardı. Çabucak ama sessizce görüntüleyip çıktık.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 8-1024x842.jpg

China Town, Newyork’a en fazla göç sanırım uzakdoğudan oluyor. İstatistiklere bakmadım ama gözümün gördüğünü yazıyorum. Şehir merkezinde Siyahlardan çoklar, hatta Amerikalılardan bile çoklar. Çin mahallesi hemen her yerde vardır. Buradaki oldukça büyük. Manhattan adasının güney ucunda, merkeze biraz uzak gibi göründüğünden, sabah ilk iş, yemeği de orada yeriz düşüncesiyle metroyla gittik. Normalde çin yemeklerine bayılırız diyemem ama arada bir severek yeriz. Açık alanlarda satılan yiyecekler, manavlar, pazarlar, renkli evler değişik, görmeye değer. Ne kadar zaman geçireceğiniz de size kalmış. Akşamları daha canlı oluyormuş. Bizi pek cezbetmedi çok kalmadık. Yürüyerek dönmeye karar verdik. Midtown’a kadar yolumuzun üzerindeki mahalleleri de bahaneyle gezeriz dedik. Metroyla gezerken şehri kaçırabiliyorsunuz. Çin mahallesinin hemen yakınındaki (Little Italy) İtalyan Mahallesi’nde çok şık bir cafede yemek yedik. Burası planımızda yoktu. Çin gibi büyük bir mahalle değil. Ama bize göre daha güzeldi. Ardından “South of Houston Street” Soho’nun şık alışveriş caddelerini gezdik. Burada ki eski binalar merkeze göre farklı bir şehre geldiğinizi düşündürüyor. Washington Square Park ve dört bir tarafını binalarıyla kale gibi saran Newyork Üniversitesi’ne kadar yürüdük. Parkda sokak müzisyenini dinledik dinlendik. Çok yorulduğumuzu fark ettik. Midtown’a metroyla döndük.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 9.png

Brooklyn Köprüsü, NewYork’ta o kadar çok gezilip görülmesi gereken yer var ki. Hele bir de bizim gibi yürüyerek gezmeyi seviyorsanız planınıza tam olarak uymak biraz imkansız gibi. Brooklyn Köprüsüne vardığımızda hava kararmıştı. Metroyla köprünün Manhattan bağlantısına kadar gittik ve boydan boya bu tarihi köprüyü yürüyerek geçtik. Köprünün ortasından şehrin gece görüntülerini aldık. Gündüz terar gelecek zamanımız yok diye üzüldük. Bir sonra ki ziyaretimiz için yapılacaklar listesine ekledik. Biz bu uzun köprüyü yüreyerek geçtik ve her adımında harika hissettik.. Ama siz isterseniz günlük otobüs veya bisiklet turlarına katılabilirsiniz.

Köprü, 15 milyon dolarlık bir bütçe ile, 1883 yılında açılmış ve 13 yılda tamamlanmış. O tarihlerde de dünyanın en geniş asma köprüsüymüş. Köprünün kuleleri de yalnızca birkaç yıllığına ülkenin en yüksek yapısı olarak kalmış. Akşam yemeği için başka planlarımız vardı ancak geç saatlerde bu yakada kalakalınca yemeğimizi de yiyelim bari dedik. Zaten denemek istediğimiz Shake Shack’e gittik. Bize kötü hamburger zincirlerini gönderen ülke iyisini kendisine saklamış belli ki, çok memnun kalktık.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 10-1024x768.jpg

Ertesi sabah ilk önce tekne turu yapmak üzere, Hudson Nehri kıyısına doğru yollandık. Limana varır varmaz karşımıza Intrepid Uçak Gemisi çıktı. Canel heyecandan kuş olup uçtu bu muazzam büyüklükteki geminin üzerine kondu. Ben her ne kadar nehir turuna geç kalıyoruz desem de dinletemedim. Neyse bir sonraki tura yetişiriz dedik ve gişenin önündeki kuyruğa takıldık. Siz de Intrepid Sea & Air & Space Museum’u listenize almak isterseniz önceden biletini alabilirsiniz ve $33 dolara geçmişte yolculuk yapabilirsiniz. https://www.intrepidmuseum.org

Müze de neler mi var? 2. Dünya savaşında kullanılmış uçak gemisinden, deniz altısına, uçaklardan, uzay mekiğine kadar iyi ki gitmişiz diyeceğiniz çok şey var. Deniz bölümünde savaşa bizzat katılmış kaptanlarla, Uzay bölümünde de uzaya çıkmış astronatlarla sohbet etmek şansınız var. Yalnızca TV ekranlarında gördüğünüz, belki de çoçukluk hayaliniz olan Enterprise’a dokunma şansınız var. Çok büyük bir alana yayılmış olduğundan galerileri rahat ziyaret ediyorsunuz. Denizaltının içerisine girmek isterseniz kuyruk beklemek durumunda kalıyorsunuz o kadar. Sabah erken saatleri tercih ederseniz daha rahat gezebilirsiniz. Ayrıca Intrepid’in güvertesinden şehrin manzarasını da seyredebilirsiniz. 3 saatimizi verdik ama her saniyesine değdi diyerek Nehir turu iskelesine doğru geçtik.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 11-1024x768.jpg

Tur saatlerini önceden not aldığımızdan çok beklemedik. Ancak öğle saatine kaldık. Yine de teknenin üst katındaki açık alanı tercih ettik. Tekne turu için şapkanız yeterli olmayabilir, uzun olan tam tura katılacaksanız şemsiye de bulundurmanızı tavsiye ederim. Biz Manhattan Adasını tam turlayan tekneyi tercih ettik. Özgürlük anıtının çok yakınından geçtik. Gündüz göremedik diye üzüldüğümüz Brooklyn Köprüsünün altından geçtik. Rehberli ve barlı bir tekneydi. Rehberi dinledik ama tur boyunca içkiyle vakit harcayamadık. Hiç bir kareyi kaçırmak istemedik. Biz şehri kendimiz gezdiğimiz için tek tekne turu satın aldık. Siz isterseniz birkaç günlük, otobüs ve tekne içeren çeşitli kombinasyonlardaki turlardan satın alabilirsiniz. Hatta önceden alırsanız daha ekonomik de olabilir. Birden fazla firma var tur organize eden. https://www.newyorksightseeing.com Hatta özel tur da yapabilirsiniz bütçenize kalmış. https://www.newyorkharbortours.com

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı 12-1-1024x768.jpg

Central Park da şehrin sembollerinden biridir. En ünlü şehir parkı olduğundan her yıl 25 milyon ziyaretçisi olduğu söylenmektedir. Bu park gerçekten yaşıyor inanın. Turistler belki yalnızca gezmek ve dinlenmek için geliyorlar ama şehirliler çok farklı yaşatıyorlar bu parkı. Çoluk çocuk, genci yaşlısı, okul grupları kulüpleri, sporcuları, piknikçileri her daim gün boyu hareket halindeler. Biz de parka son gün akşam üzeri geldik. Uzun bir yürüyüşten sonra çimlere yayıldık. Gece yarısından sonra trene bineceğimiz için dinlendik, hatta biraz da kestirdik. Antrenman yapan çocukları seyrettik. Videolar, fotoğraflar çektik. Kahve keyfi yaptık. Parkın en farklı yanı mekanlarla doldurulmamış olması. Tamamen yeşil bırakılmış. Gezdiğim bölgesi bu şekildeydi desem daha doğru olur. Parkın güneyinden Jacqueline Kennedy Onassis yapay gölüne kadar yürüdük ve İçecek ve ufak şeyler satan seyyar satıcılar ve tek bir mekan gördük. Parkın girişinde Yiyecek marketlerinden karton kutularla yiyeceklerinizi içeceklerinizi alıp geliyorsunuz. Burada piknik yapmayı düşünüyorsanız eğer, önce biraz gezip sonra gidip alayım demeyin sakın. O kadar büyük bir park ki açlıktan ölseniz geri dönmezsiniz emin olun. Ben tercih etmiyorum ama en güzeli parkı bisikletle gezmek. 1857 yılından beri bu güzellikte korunmayı başarmış olan bu parkta, uzun zaman geçirince duygularım tavan yaptı. Bir şeyler karaladım;

Central Park'a aşık olmak 
Yediden yetmise spor yapmak var, 
Bahane yok
Şehrin kalabalığından uzaklaşmak var, 
Gürültü yapmak yok
Acıkınca atıştırmalık hotdog var, 
Mangal yakmak yok
Yorulunca çimlere serilmek var, 
Çadır kurmak yok
Geri dönüşüm kutuları var,
Çevreyi kirletmek yok
Sincaplar var, 
Terk edilmiş canlar yok
Saygı var, 
Huzursuzluk yok
Central Park'a aşık olmak var...

THE END

Tüm bunlar haricinde gezebileceğiniz yerler, Bizim de ikinci ziyaret listemize aldığımız, Wall Street Caddeleri, National Memorial & Museum, birbirini tamamlayan kardeş iki müze olan, Metropolitan Museum of Art & Museum of Modern Art, American museum of natural history, Solomon Guggenheim’ın modern sanat yapıtlarından oluşan koleksiyonun sergilendiği, Solomon R. Guggenheim Museum . Ve Bronx Zoo; biz hayvanların sergilenmesine de, herhangi bir şey için kullanılmasına da, satılmasına da, her türlü ticari amaçla kullanılmasına da karşıyız. Onun için hiç bir yerde gitmeyiz. Ama Newyork’ta gezi listesinde Bronx Zoo’da var. Tercih sizin.

Son olarak da, tavsiyelerimi yazımın içine serpiştirdim genellikle. Şöyle bir özet geçeyim. Gezi planınızı önceden yapın. Ziyaret edeceğiniz performansların, spor müsabakalarının, turların ve giriş biletleriin hepsini online alın. Önceden alınca her şey daha ekonomik oluyor ve zaman kaybetmiyorsunuz. Şehirde uzun kalacaksanız, müzelere giriş yapacaksanız, tekne turu yapacaksanız ve tur otobüslerini kullanacaksanız City Pass kartı alın. Yüksek oranda indirimler alabilirsiniz. Otel ve Restaurantların isimlerini genellikle yazmayı tercih etmiyorum. Özelden soranlara cevap vermeye çalışıyorum. Ama Newyork için bir istisna yapmak isterim. Otelinizde kahvaltı yoksa merkezi caddelerdeki kahvaltı salonları, açık büfeler, fast foodlar bana göre değil diyorsanız, Penelope çok güzel http://www.penelopenyc.com Şehrin en kalabalık bölgesinden ve yemek kokularından uzaklaşıp çok lezzeti bir kahvaltıyı keyifle yapabileceğiniz hoş bir mekan.

Bu şehri anlatırken çok fazla en kelimesini kullanmak zorunda kaldım. Ama Amerika burası , en’lerin ülkesi ve NewYork NewYork’ta Amerika’nın en fazla en’leri olan şehri. Tüm bu anlattıklarımı 2 dakikanızı ayırarak YouTube kanalımda da izleyebilirsiniz.

BUYURUN SİZE CİBALİ

Buyurun size Cibali

Cebe Ali’si,  Kapısı, Karakolu…
Kadir Has Üniversitesi, Rezan Has Müzesi…
Tütün Fabrikası, Toprağın Mirası Sergisi…
Cafeler, Meyhaneler…
Bir lokmacık mahalleye neler sığmış neler…
İskelesi, Haliçi…
Üstüne bir de manzarasıyla İstanbul ziyafeti…
Buyurun size Cibali..

Cibali, Haliç kıyısından Zeyrek  ve Unkapanına kadar olan bölgededir.   Bizans surlarının ardındaki İstanbul’un en eski yerleşim yeridir. Zamanında “Altın Boynuz” diye anılan Haliç’in dibinde bir limandır ve dolayısıyla hareketli bir ticaretin merkezidir. İstanbul’un fethinden sonra gelişmeye başlamıştır. Reislerin köşk yaptırdıkları bölgedir.

Tarihte yangınlarıyla meşhur olan mahalleye,  Cibali Kapısından giriyoruz, kapı araçların geçebileceği yükseklikte.  Adını, Bursalı bir subaşı olan Fatih’in komutanlarından “Cebe Ali”’den alıyor. Evliya Çelebiye göre, Ali giydiği cübbe nedeniyle Cebe  adını taşıyor. Öldüğünde bu kapının yanı başına gömülüyor ve mezarı türbeye dönüşüyor. Sonraları kapının hemen dibine karakol yapılıyor. Hani siyah beyaz yeşilçam filmlerinin çekildiği, rahmeti Muammer Karaca ve Nejat Uygur’un sergiledikleri  oyuna  konu olan ünlü “Cibali Karakolu.”  Türbe bu eski binanın içerisinde unutulmaya yüz tutmuş. Bina da unutulmuş gerçi ya. Bizanstan kalma kapı kırık dökük de olsa ayakta kalmak savaşında. Kapının sol tarafındaki çeşme restore edilmiş ama keşke hiç dokunmasalarmış. Yepyeni pırıl pırıl yapmışlar tarihi çeşmeyi. Değerlerimize sahip çıkamamamız ne kadar üzücü.

Fener ve Balat Mahalleleri popüler oldu son yıllarda. Sosyal medya sağolsun, sayesinde her gün artan cafeler açıldı. Tarihi ve kültürel dokusu da  bozulmadı şimdilik. Kadir Has Üniversitesi’nin de etkisini unutmamak lazım. Gençler canlandırdılar bu semtleri. Size tavsiyem buralara gezmeyi planlıyorsanız Cibali’den başlayın. Aracınızla da gelebilirsiniz. Biz Anadolu yakalılar çekiniriz karşıya arabayla geçmeye. Park derttir birçok semtimizde.  Cibali kapısı’ndan geçip sağa kıvrılırsanız oto park var ama çok küçük. Biz de Pazartesi sendromu yok biliyorsunuz. İstanbul semtlerini hafta sonu yoğunluğu olmadan gezebiliyoruz. Cibali’den Balat’a doğru, Fener İskelesine gelmeden Haliç kenarında  Belediye sosyal tesislerinin otoparkı da var. Aracınızı bıraktıktan sonra çok yürümeyecesiniz merak etmeyin,  şimdi yazacağım yerlerin hepsi iç içe.

Kapıdan geçtikten sonra dar sokaklarda biraz gezinin. Bir kaç şirin cafe var ama hemen mola vermeyin daha manzaralı yerler var yazacağım. Sonra Kadir Has Üniversitesi’ne geçin. Üniversite, Kadir Has Vakfı tarafından 1997’de kurulmuş. Selimpaşa Kampüsü 1998’de, hemen bir yıl sonra da Haliç kampüsünün inşasına başlanmış. Haliç kıyısındaki tarihi Cibali Sigara FabrikasıBinası’na sahip çıkan, Kadir Has’ı rahmetle anıyoruz. Bir zamanlar tütün işlenip satılan bu binada artık eğitim veriliyor. 1884 yılında kurulan Cibali Tütün Fabrikası, Cibali’nin yangınları kadar meşhur bir bina. 45 yıl Fransızların işletmesinden sonra Cumhuriyetin kurulmasından sonra devlete geçmiş. Bölgenin geçim kaynağı olmuş. 1500’ü kadın olmak üzere yaklaşık 2200 kişi çalışmış. Hastanesinden lokantasına, polisinden sendikasına kendi içerisinde bir şehir olmuş adeta. 1997’de de Maliye Bakanlığı tarafından Kadir Has Vakfına satılmış. Ana dokusu bozulmadan restore edilmiş. 2002 yılından beri de,  üniversitenin ana kampüsü olarak yüzlerce üniversiteliye ev sahipliği yapıyor. Siz de binanın haliç cephesinden manzarayı seyredin,  varsa merakınız fotoğraflayın ve hikayenizi hemen atın  bekletmeyin. Birikince  zor oluyor ayıklaması. Benden söylemesi.

Binanın sağında Rezan Has Müzesi’nde, 2008 yılından beri fabrikaya ait makinalar, eşyalar, belgeler sergileniyor. Döneme ait fotoğraflar fabrikanın ruhunu yaşatıyor. Müzenin Zemin katında ise, Toprağın Mirası sergisi yer almakta. Zeminde binanın tarihi taş ve duvarları olduğu gibi korunmuş. Burada Neolotik dönemden Selçuklu’ya kadar uzanan arkeolojik bir koleksiyon var. Su sarnıcı bölümü düzenlendiği için şu anda geçilemiyor.  Kişi başı 5 TL ödeyerek müzeyi gezebilirsiniz. Kendi bünyesinde bir rehber yok. Ama her bölüm detaylı bir şekilde anlatılmış. Ayrıca You Tube kanalımda da 5 dakikalık bir video ile sizi müzede gezdiriyorum. 2. Videoda da günün kısacık bir özet yayını var. İyi seyirler….


Artık bir kahveyi hakettiniz.  Cibali’den sonra yönümüzü Aya Kapısı’na doğru çevirin. Nev’i Cafe’nin terasında haliçi seyredip keyip yapın. Sonra Fener ve Balat’ı gezin. Tekrar geri dönün. Arabanızı da zaten Cibali’ye bırakmıştınız ya… Bir meyhane seçin, akşam üzeri rakısı yapın. Arabayı kim kullanacaksa abartmasın bir tek içsin söz mü? Biz aslında Hotel Troya Balat’ın girişindeki meşhur Barba Vasilis Meyhane’sine gidecektik. Ama hava o kadar açıktı ki, Cibali Balık Restaurant’ın manzaralı terasını tercih ettik. Çok da keyif aldık. Her akşam fasıl yapılan bu meyhaneler yoğun ilgi görüyormuş öğrendik. Siz canınız hangisini istiyorsa onu seçin. Mezelerin, ara sıcakların, balıkların tadına bakın. Gündüz rakısı dedim ama isterseniz akşam gidip fasıla katılın. Ben de size Aya Kapısı, Kliseler, Fener, Balat’ı yazayım. Bir ara yayınlarım.     “Gezip gördüğüm, yediğim içtiğim hepsi sizin de olsun”. Sevgilerimle….

Fotoğraflar Facebook  sayfamda

https://www.facebook.com/pg/ufukozbeyeligul/photos/?tab=album&album_id=1509818509154704

Gezip gördüğüm, yediğim içtiğim hepsi sizin de olsun


GEZİP GÖRDÜĞÜM YEDİĞİM İÇTİĞİM HEPSİ SİZİN DE OLSUN

Blogger olacaksan ilk önce kendi hakkında yazacaksın dediler. Peki dedim yazıyorum.  Evliyim eşim dişhekimi,  bir de kızım var üniversiteli, milli sporcudur aynı zamanda kendisi.   Erenköy Kız Lisesi ve İÜ İşletme fakültesinden falan mezun oldum. Pazarlama Araştırmaları üzerine MBA de yaptım. Aslen  Serbest Muhasebeci Mali Müşavir olmaktayım. Baba mesleğidir dedim bağrıma bastım.    Ama hiç mi hiç mutlu    olamadım. Masa başı bana göre değil, ben dünyayı gezmeliyim düşüncesiyle turizm işine atıldım. Kızım daha bebiş nasıl olsa, nerede olsa büyür dedim yollara döküldüm. O zaman sosyal medya yok tabi. Olsa fenomen olurduk garanti. Aklı çok ermediğinden olsa gerek hiç kıymetini bilemedi. Minnacıktı pasaportu damga doldu.  Soranlara da dünyadaki bütün atlı adam heykellerini gezmek  zorundayız  deyip, dert yanar dururdu. Çok şükür bir de ailem var benim,  jokerlerim olurlardı her daim.
Saymadım gezdiklerimi kaç tane… Onlarca ülke,  yüzlerce şehir olmuştur herhalde. Acente kurdum dünyayı opere ettim, otellerde yönetici  de oldum, en sonunda emekli de. Böylece yıllar yılları kovaladı, arşivim doldu taştı. Bütün bunları yazma zamanı geldi çattı….Ortaya  blog sayfam çıktı. “Kuzguna yavrusu güzel görünürmüş” derler…Güzel diyoruz  aslı şahin… İnsan kendi yaptığı şeyi, emek verdiği işi bütün kusurlarına rağmen sever anlamında… Artık güzel mi, şahin mi, kusurlu mu bilemem  sayfamı seviyorum. Yıllarca edindiğim acı tatlı tecrübelerimi, yaşadıklarımı, gezip gördüklerimi, anılarımı, yeyip içtiklerimi, eğlenip coştuklarımı, fotoğraf karelerimi ve videolarımı burada aktarmaya çalışacağım. Tavsiye tadında olacak yazdıklarım. Sizi tarihe falan boğmayacağım. Merak etmeyin yalnızca arşiv de paylaşmayacağım.  Dünya küçük derler ya, yok valla hiç de küçük değil. Haritada işaretleyince gezdiklerimi bir lokmacık gibi oldu hepsi. Daha çok lokmalar var tadacağım ve aktaracağım.
Huzurlarınızda @ufukname #ufkunseyahatnamesi; umarım seversiniz. Çok bayılmazsanız da idare edin ne yapalım emeklilik işte yuvarlanıp gidiyorum. Sizi de yanımda götürmek istiyorum.
“Gezip gördüğüm, yediğim içtiğim hepsi sizin de olsun”.
UFUK ÖZBEY ELİGÜL