GÖKÇEADA & İMROZ REHBERİ

GÖKÇEADA’da GÜNEŞ BİR BAŞKA BATAR

Dünyanın ilk Cittaslow adası. 2011 yılında bu ünvanı almış olan ada ilk ve tek en sakin ada durumunda. Ünvanı hak eden pek çok da özelliğe sahip. Rüzgarlı koyları, serin denizi, sörfü,  sualtı milli parkı, peynir kayalıkları, tuz gölü, rum köyleri, sakızlı dibek kahvesi, karadut dondurması, zeytini, zeytinyağı, sabunu, üzüm bağları, şarabı, balığı, mezeleri, meyhaneleri, organik tarımı, hayvancılığı, keçi eti, yeşili, mavisi, harika doğası ve hepsinden güzeli başka bir yerde bu şekilde seyredemeyeceğiniz gün batımıyla  huzurlarınızda Gökçeada…Ya da eski adıyla İmroz. Gün batımı neden ünlü derseniz, ülkemizin en batı noktası olduğundan güneş en son burada batıyor da ondan.

İMROZ ADI NEDEN GÖKÇEADA OLDU?

1970 yılına kadar  İmroz olan adı Gökçeada olarak değiştirildi.. Kuzey Ege’de yer alan yalnızca iki Türk adasından biri olduğundan sanırım ismi değiştirildi. Bozcada’dan sekiz kat daha büyük ve ülkemizin en büyük adası. Çanakkale’nin bir ilçesi olan adada İlçe merkezine bağlı on tane köy bulunmakta. Ana karaya çok uzak olduğundan ve yalnızca denizden ulaşılabildiğinden doğası pek bozulamamış. Adanın çevresi 95 km. Denizi ve koyları kadar yer altı su kaynakları da bol. Her yerde içme suyu çeşmeleri bulabilirsiniz. Her yer orman, yemyeşil, oksijeni de bol. Hava bedava, su bedava, plajı denizi bedava. Ege’de ve Güney’de pek alışık olmadığımız bakirlikte. Senenin 300 günü rüzgarlı olan adada nem oranı da düşük. Yazın en sıcak zamanlarında dahi bunalmadan tatil yapabilirsiniz.

GÖKÇEADA’ya NASIL GİDİLİR?

Adayı gezerken araca ihtiyacınız olacak. Bu yüzden en güzeli kendi aracınızla gitmek. İstanbul’dan gidiyorsanız TEM otoyolu ile Tekirdağ, Keşan, Gelibolu  üzerinden Kabatepe Limanı’na 4,5 saatte, limandan da adaya arabalı feribotla 1 saat 15 dakikada ulaşabilirsiniz. İstanbul – Kabatepe arası yaklaşık 350km’dir.

İzmir, Bursa, Ankara’dan kendi aracıyla gidenlerin  Eceabat – Kabatepe Limanı güzergahından ikinci bir feribot  kullanmaları gerekmektedir..  Bursa – Çanakkale 280km, İzmir – Çanakkale 330km ve Ankara – Çanakkale arası 650km’dir.

Mevsime göre sefer saatleri değişiklik göstermektedir. Seyahatinizi planlarken, yaz sezonu için biletlerinizi online alabilirsiniz.  Yola çıkmadan hava durumunu da kontrol etmeyi ihmal etmeyin. İptal edilen seferlere denk gelebilirsiniz.  Otomobil 50 TL. Şoför haricindeki yolcular da ücrete tabi 5 TL. Nisan sonlarında yaz tarifesine geçiş yapılacak. Fiyatlar değişebilir yalnızca fikir olsun diye yazıyorum. Ücretleri ve sefer tarifesini GESTAŞ sitesinden kontrol edebilirsiniz. www.gdu.com.tr

Araçsız gitmek isteyenler ise direk Gökçeada seferi yapan otobüs firmaları da mevcut. Ya da  Çanakkale’ye gelip  deniz otobüsüyle de adaya geçebilirsiniz.  Ada içerisinde de toplu taşımayı kullanabilirsiniz. Plajlara koylara minibüsler var ama çok fazla sefer yok. Saatlerini öğrenmelisiniz. Küçük bir de taksi filosu var. Günlük anlaşma yapabilirsiniz.

Ayrıca Gökçeada’da 2010 yılından beri Havalimanı da var. Gökçeada rehberlerinde de yaz aylarında sefer yapılıyor deniliyor ama ben şu anda İstanbul’dan uçuş yapan bir firma bulamadım. Olsa şu sıralarda yaz ayları için tarifeler açılmış olurdu diye düşünüyorum. Ama benim tavsiyem zaten başta da belirttiğim gibi kendi aracınızla gitmek. Ya da adada araç kiralamak. Yüksek sezonda gidiyorsanız çok fazla kiralama firması yok yalnızca iki tane var sıkıntı olabilir. Aracınızı önceden planlamanız da yarar var.

Gökçeada kuzeyden güneye 13 km, batıdan doğuya da yaklaşık 30 km. Köyler arasındaki yollar genellikle asfalt. Ama gezeceğiniz koylar, plajlar ve köyler dağınık durumda. 3 – 4 günde hepsine yetişebilirsiniz.

GÖKÇEADA’da NEREDE KALDIK?

Biz adayı köyleriyle ve koylarıyla komple keşfetmeyi istediğimizden, yani yalnızca deniz tatili olarak düşünmediğimiz için merkezi bir otel tercih ettik. Kayabalı Oteli’nde kaldık. Daha önce burada kalmış birkaç arkadaşımızın tavsiye ettiği bir otel idi. İyi ki onları dinlemişiz diye çok memnun ayrıldık. Ayrılırken hala sosyal medyada takipleştiğimiz bir de dost edindik. Otel bir aile işletmesi. Çok sıcak karşıladılar bizi. Çok geniş suit bir odada ağırladılar. Fiyatları da aldığımız kaliteli hizmete göre çok ama çok makul kaldı. Yemyeşil bir bahçe içerisinde, az katlı  taş bir bina ve kahvaltı servisi yaptıkları üstü kapalı çevresi açık bir restaurant. Gökçeada’ya giderseniz gönül rahatlığı ile konaklamanız için tavsiye edeceğim bir yer. Zaten deniz kenarlarında çok fazla konaklama seçeneği yoktu biz gittiğimizde. Şimdilerde yapıldı mı bilemiyorum. Çok rüzgarlı olduğundan sanmıyorum. Aydıncık plajı konaklama imkanı sunan nadir bir  koy idi. Bu koyda kalmamakla çok iyi yaptığımızı ertesi gün zaten çok net anladık Adada birkaç butik otelin yanı sıra ev pansiyonculuğu yapılmakta. Ege’ye kıyasla konaklama fiyatları çok uygun.

SUALTI MİLLİ PARKI ve GÖKÇEADA PLAJLARI

Gökçeada’nın kuzeyi deniz canlıları açısından çok büyük bir zenginliğe sahip. 180 çeşit canlı tespit edilen adanın kuzeyi 1999 yılında Sualtı Milli Parkı olarak ilan edilmiş. Bilimsel araştırmalar için kullanıma açık bu bölge de avlanmak yasak.

Gökçeada’da denize girilebilecek bir çok plaj ve bakir koylar var. Rüzgarın yönüne bakıp o gün ona göre bölge tercih etmenizde fayda var. Genelde güney koyları daha az rüzgar alıyor. Hava lodosa dönmediği sürece tabi.

Aydıncık Plajı,  Sörfçülerin tercihi olan bu koyda bir otel ve prefabrike tarzda pansiyonlar yer almaktaydı. Burası Gökçeada’nın konaklayabileceğiniz tek koyu. O kadar rüzgarlıydı ki bizim gittiğimiz ilk günde değil kalmak ikinci gün deniz için bile burayı tercih etmedik. Rüzgardan ve kum fırtınasından kiraladığımız şezlonglarda güneşin tadını çıkartamadık. Rüzgarın etkisiyle denizde pek bir hareketliydi. Doğal hareketinin yanısıra sörfçüler ve deniz motosikletlerinin yoğunluğu yüzünden küçük bir alan yüzmek ve serinlemek isteyen halka bırakılmıştı. Çok kalmadık. Umduğumuzdan sıcak olan denize biraz girip kaçtık. Tuz Gölü’ne de rüzgarın aşırı yoğunluğu nedeniyle ancak selam verebildik. Sörf yapmak niyetindeyseniz doğru adres burası. Otel de sörf okulu gibi. Gökçeada’ya aslında biraz da kızım Sezin’in o güne kadar tatmadığı sörf aşkı için gelmiştik. Ama rüzgardan ve kumdan göz gözü görmeyince bu hevesinden vazgeçti. Biraz da sporcu olduğundan yarışlarını düşünerek kendine bir zarar vermekten çekindi.

Sualtı milli parkı ve Yıldızkoy,  Rüzgar güneyden esiyorsa kuzeyde yer alan bu bölgeyi tercih etmelisiniz. Yıldızkoy’un akvaryum gibi bir denizi var. En çok sevilen koylardan birisi burası. Ama dedim ya rüzgardan yana şansınız varsa buranın tadını çıkartabilirsiniz. Yıldızkoy Sualtı milli parkının içerinde yer alıyor. Şnorkelle yüzerek sualtını seyredebilirsiniz. Arabanızla koyun dibine kadar gidebilirsiniz. Aydıncık plajı gibi kumluk değil daha ziyade taşlık. Denize rahat girilebilmesi için plastik bir iskele kurulmuş. Bademli ve Kaleköy’e yakın yürüyerek plaja ulaşmak mümkün. Kafe beach hizmeti veren bir de tesis var. Beach dedim yanlış anlaşılmasın giriş ücretsiz.  Şezlong ve şemsiye kiralayabilirsiniz ve yediklerinizin içtiklerinizin ödemesini yaparsınız o kadar. Koyun sağ tarafına doğru geçerseniz  Peynir Kayalıkları’nı da görebilirsiniz.

Laz Koyu,  Bizim en çok sevdiğimiz koy burası oldu. Adını son dönemlerde adaya yerleşen Karadenizlilerden almış.  Adanın rüzgarından en az etkilendiğinden denizin ve güneşin tadını çıkartabiliyorsunuz. Deniz süt liman. Merkeze de uzak olduğundan kalabalık değil. Asfalt yoldan koyun yakınına kadar ulaşabiliyorsunuz. 500 m. kadar toprak yoldan gitmeniz gerekiyor o kadar. Küçük bir de tesis olduğundan aç da kalmıyorsunuz. Yanınızda hiç bir şey götürmenize gerek yok. Hasır şemsiye ve tahta şezlonglar da var. Çok ekonomik bir fiyata kiralayabilirsiniz. Taşlı denizinde iskele yoktu biz gittiğimizde, benim gibi ayaklarınız kıymetliyse  deniz ayakkabısı gerekli aklınızda bulunsun.

Kuzulimanı Plajı,  Feribotların yanaştığı koy tam da bu koy. Uzun bir plaj var. Tesisler de var. Merkeze yakın olduğundan kalabalık. Adanın doğusunda kaldığından rüzgar güneyden estiğinde tercih edilebilir.  Bizim tercihimiz daha bakir koylardan yana oldu. Hemen hergün merkezden uzaklaşıp yeni bir koya gittik.

Gizli Liman,  Uğurlu Köyünden geçerek adanın en batı ucuna giderseniz muhteşem bir koya ulaşırsınız. Biz gezmek için gittik ancak bu koyda denize girmedik. Arabanızda şemsiyeniz, yiyecek hazırlığınız  vs. varsa burayı tercih edebilirsiniz. İnce kumdan plajı masmavi bir denizi var. Ama tesis yoktu o vakitler. Biz hazırlıksız olduğumuzdan güneşte haşlanmamak ve aç kalmamak adına dönüp tekrar memnun ayrıldığımız Laz Koyuna gittik. Cennet gibi bir koy mutlaka görün derim.

Marmaros,  Biz Gökçeada da iken yolu kapalıydı. Çam ormanlarından geçilip koya ulaşılıyor. Marmaros Şelalesi de bir saatlik yürüyüş mesafesinde. Kış ve bahar aylarında su yoğun akıyor. Biz ağustos ayında adada olduğumuzdan yolun kapalı olmasına çok üzülmedik. Kısmet dedik. Gidemedik diye bunalıma girmedik.

Yuvalı Koyu, adanın güneyinde yer alan bu koyda Adalet, Sağlık ve Milli Eğitim Bakanlıklarının tesisleri yer almakta. Kurum çalışanlarının öncelikli olarak kullandığı bu tesislerin yakınında bir de otel var. Adalet Bakanlığının tesisi dışındaki hepsinin plajı halka açık. Zaten o kadar çok koy ve plaj var ki özele mahsus olan bu koyu tercih eder misiniz siz bilirsiniz.

GÖKÇEADA’nın  MERKEZİ ve  ALIŞVERİŞ

Adanın merkezi, namı değer adıyla Panayia, deniz kenarında değil. Kuzulimanı’na 7 km mesafede. Adalıların bütün ihtiyaçlarını karşılayacak her şey burada.  Bankalar, Ptt, hastane, eczane, okullar.

Aya Panayia Klisesi, Merkez Camii,  iki eski çamaşırhane de merkezde Çınarlı Mahallesinde. Fatih Mahallesinde ise Kamu binaları, Metropolitan Klisesi ve Fatih Camii yer almakta.

Alış veriş için merkeze uğrayabilirsiniz. Şarap, zeytinyağı, sabun vs. adaya has ürünler valizinize atabilirsiniz. Denk gelirseniz Pazar günleri “Açık Pazar” da kuruluyor. Köylülerden  ev yapımı ürünler, salça, zeytin, çam balı, kekik balı, keçi peyniri  ve kekik alabilirsiniz.  Zamanınızın çoğunu burada harcamayın sakın. Rum Köylerine  ayırın derim. Zaten oteller merkez civarında olduğundan sabah akşam geçeceksiniz mecbur. Ama fırsatınız olursa merkezdeki pastanede  bademli kurabiye efibademi çayla deneyebilirsiniz. Ya da otelinizde kahvaltınız yoksa patlıcanlı böreğini tadabilirsiniz.

GÖKÇEADA RUM KÖYLERİ

Adanın büyük bir kısmı sit alanı olduğundan yapılaşma yalnızca ilçe merkezinde bulunuyor. Rum Köyleri, mimarisi hiç bozulmamış durumda. Arnavut kaldırımlı dar sokaklar, taş evler, kahvelerin bulunduğu küçük meydanlar görülmeye değer. Bazı köylerde ahşap ve taş bir arada kullanılmış evlerin bahçelerinde ocaklar var. Evler genelde avlulu ve iki katlı. Kiremitli çatılarında taşlarla rüzgara karşı kiremitlerin uçması engellenmeye çalışılmış. Bazı köylerde evlerin bir kısmı terk edilmiş. Kalanları da pansiyon olarak kullanılıyor.

Gökçeada merkeze en yakın köyler, adanın kuzey doğusunda toplanmış durumda; Zeytinli, Bademli, Yenibademli, Kaleköy ve Kaleköy Liman mutlaka gitmeniz gerekenler.

KALEKÖY ve KALEKÖY LİMANI

Eski ismi Kastro olan köy bir tepe üzerinde yer alıyor. Adı Rum köyü olarak anılsa da yaşayanlar 30 sene kadar önce göçmüş Doğu Anadolulu Türkler. Hiç Rum kalmamış durumda. Otel, pansiyon, restaurant ve kafeler bulunuyor. Adanın tek sabun atölyesi de bu köyde. En tepede kale kalıntısı bulunmakta. Bir tarafından Kaleköy Limanını, diğer taraftan da Yıldızkoy’u seyretmek mümkün.

Adanın manzarasının en güzel seyir terası burası. Gün batımını seyretmek ve fotoğraf çekmek için mutlaka bu tepeye gelin. Zaten akşam yemeğine de kalacak, varsa başka bir yemek planınız iptal edeceksiniz. Biz aynen böyle yaptık.

Kaleköy Limanı da turistlerin gezmek ve yemek içmek için çokça tercih ettikleri bir yer. Siz de Kordon boyunca yürüyüş yapabilir, çay bahçelerinde dinlenebilir ve hediyelik eşya tezgahlarına uğrayabilirsiniz. Bir akşamınızı da bu limanda balık yemek için ayırabilirsiniz.  Eskiden ulaşım ve ticaret için kullanılan liman, Kuzulimanı kurulduğundan beri ise bu amaçla kullanılmıyor. Balıkçı tekneleri ve yatlar için kullanılan bir marina olarak kalmış durumda. Limanda bir de küçük, beyaz ve şirin  Aya Marina Kilisesi var.

BADEMLİ & YENİ BADEMLİ KÖYÜ

Gliki yani Eski Bademli yine yüksek bir tepede kurulu ve yine muhteşem bir manzaraya sahip. Bu yüzden adanın balkonu diye anılıyor. Sit alanı olan dört köyden biri. Vaktiyle adanın en varlıklı köyüymüş. Halkı hayvancılık, meyvecilik ve süngercilik yapıyormuş. Sokaklarında gezinmek, taş evlerin fotoğraflarını çekmek ve köy meydanındaki Rum bir aile tarafından işletilen  kafede mola vermek çok keyifli. Kışın iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar insan yaşıyormuş ama yazları nüfus 150 kişiyi buluyormuş. Son yıllarda eski evleri alıp restore eden şehirliler de varmış. Köyün okulu artık hiç ihtiyaç olmadığından otele çevrilmiş durumda.

Yeni Bademli ise eskisinin aşağısındaki düzlükte çok yakın tarihte kurulmuş. Isparta ve Karadeniz’den göçenler yerleşmişler. Adadaki nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu köyde halk, tarım ve pansiyonculukla geçiniyor. Hem merkeze hem de denize yakın olduğundan dolayı turistlerin konaklamak için en çok tercih ettikleri köylerden biri. Yıldız Koy’a 5 dakikalık yürüme mesafesinde ve fırını olan merkezin dışındaki tek köy.

ZEYTİNLİKÖY

@ufukname @caneleligul

Turistlerin en çok ziyaret ettiği köyde çok sayıda kafe var. 60 civarında yerli halkı yaz kış yaşamakta. Sokaklarında gezinirken evlerinin önünde oturan köylülere rastladığınız bir köy burası. Yaşayan olunca o köy insanın gözüne çok daha sempatik görünüyor. Merkeze 3 km. mesafedeki köy koruma altında. Adanın en eski kilisesi Agios Geogios da burada. Kafeleri son zamanlarda Yunanistan’dan kendi memleketlerine dönen Rumlar işletiyor ve hepsi küçücük meydan civarında toplanmış durumda. Ortodoks Hristiyanların ruhani lideri 1.Bartholomeos Zeytinli’de doğmuş. Kafelerden başka birkaç butik otel ve köyün girişinde meyhaneler de var. Yemek için olmasa da Dibek kahvesi içmek, karadut dondurması veya sakızlı muhallebi yemek için bu köyde mutlaka mola verin. Rumlarla sohbet edin.

DEREKÖY

Adanın batısında yer alan tek Rum köyü. 150 hanede yaşam devam ediyor. Yarısı Rumlar, yarısı da Güneydoğu’dan gelip yerleşen Türkler’den oluşuyor. Köyde oğlak tandır yiyebileceğiniz bir kır lokantası da mevcut. Merkeze 14 km. mesafede olan bu köye zamanınız müsaitse gezilecek köyler listenizde yer verebilirsiniz.


GÖKÇEADA’da NE YENİR ve ÜNLÜ MEYHANELER HANGİLERİDİR?

Homeros’un İlyada destanındaki deniz tanrısı Poseidon’un adası burası…Bolluk diyarı diye anılıyor. Eti, balığı, mezeleri, zeytini, peyniri ve tatlılarıyla adadan yeme içme konusunda da memnun ayrılacağınızdan emin olabilirsiniz.

Otelinizde kahvaltınız yoksa bir sabah İlçe merkezinde patlıcanlı böreği deneyebilirsiniz. Üzerine de tatlı niyetine bademli kurabiyesi efibademi tadabilirsiniz. Sonradan açılmadıysa adadaki tek pastane olan Meydani Tadında’dan hediyelik bu kurabiyelerden kutu kutu alabilirsiniz.

Balık yemek için ilk tavsiyem, adanın en muhteşem manzarasına sahip,  Yukarı Kale köyündeki  İmroz Poseidon . Gün batımına denk gelen saatte mutlaka burada olun. Gün batımını seyredip lezzetli ege mezelerinin tadına bakın. Denizden fırlamış en taze balık hangisiyse onu ısmarlayın. Hayatınızdaki en romantik akşam yemeği olabilir, fırsatı kaçırmayın bol bol fotoğraflayın. Varsa merakınız sosyal medyadan hikayeler yayınlayın.

Kaleköy meydandaki tarihi çınaraltındaki Mustafa’nın Kayfesi de çok meşhur. Biz bu köye akşam gün batımı seyretmek için yemek saatinde geldiğimizden oturmadık. Ama siz çay saatinde uğramaya çalışın.

Zeytinli Köyü’nde, damla sakızlı muhallebisi,  karadut dondurması ve dibek kahvesiyle ünlü bir çok kafe var. Bizim tercihimiz  Nosta Cafe oldu. Köyün küçücük meydanındaki dükkanın önündeki ahşap masalarda, çiçek dolu saksıların ortasında oturup keyif yapabilirsiniz. Dibek ne diye soran çocuğunuza dükkandaki aslını gösterebilirsiniz. Madam’ın Yeri de, muhallebisiyle çok ünlü. Hepsi dar bir alanda aynı atmosferde. Birini seçip oturun hepsi bu. Muhtemelen aynı kahveyi içeceksiniz.

Barba Yorgo, adadaki sevilen bir  Rum tavernası. Tepeköy’de. Hem lezzetli bir yemek yiyip, hemde içip eğlenmek isterseniz doğru adres burası. Ada’nın nüfusu yaşlı olduğundan gece yaşantısı ve fazlaca müzikli mekanlar yok.

Son Vapur İmroz’da adanın en gözde mekanlarından. Zeytinliköy’ü gezdiğiniz gün burada yemek yiyebilirsiniz.  Meze ve balıkları birkaç yerde tadacaksınız zaten. Burada oğlak yiyin mesela. Adada keçi yetiştirmek önemli bir geçim kaynağı. Oğlak tandırı meşhur başka mekanlar da var. Son Vapur’un menüsünde buharda oğlak var. Sevmiyorsanız yine balık yiyebilirsiniz. Ama bu adrese uğramadan adadan dönmeyin.

Kaleköy Limanı’ndaki meyhanelerde de hem deniz manzarasının verdiği huzuru yaşayabilir, hem de çeşitli ada lezzetlerini tadabilirsiniz. Bizim balık için ikinci tercihimiz bu liman oldu. Ada merkezinde avlu içinde şirin başka mekanlarda var. Ama adadayız madem deniz görmeden yemek yemem derseniz ki haklısınız bu limana birkaç kez geleceksiniz demektir.

Bizim gibi kaprisli bir ergenle seyahat ediyorsanız üçüncü gün bıktım balıktan ben gelmiyorum yemeğe bana otele pizza söyleyin diye diretiyorsa, korkmayın merkezde bir pideci de var. Adada pide mi yenir diye ofurdanarak gittiğimiz pideciden mutlu mesut ayrıldık. Bir yörenin peyniri ve eti meşhur olursa, karadenizli göçmenleri de varsa pide kötü olabilir mi hiç. Bu da alternatif olarak aklınızda olsun diye yazdım.

Bolluk diyarı Poseidon’un adası İmroz Gökçeada’dan iyi ki gelmişim diye çok memnun ayrılacaksınız. Hatta keşke hava bozsaydı da şu feribot seferi iptal edilseydi de bir gece daha kalsaydım diye iç çekeceksiniz. Üzülmeyin yine gelirsiniz. Bizim bu ada nasıl olsa….

WASHINGTON DC PART III

PENTAGON MACERAMIZ

Amerikalı Mimar George Bergstom tarafından tasarlanmış ve Jhon McShain tarafından da 2 yılda inşa edilmiş ve 1943 senesinde açılmıştır. Dünyanın en büyük ofis binalarından biridir. Yunancada beşgen demek olan Pentagon, iç içe geçmiş 5 tane beşgenden oluşur. ABD Savunma Bakanlı’ğının merkezi olan bu binaya, pek tabii ki elini koluna sallayarak ziyaret edemezsiniz. Çok büyük güvenlik önlemleri var. Ziyaret izni 90 günlük bir işleme tabi. Binaya birkaç km uzaklıkta, 11 Eylül saldırısında hayatını kaybeden 189 kişinin anısına yapılmış bir de anıt var. Bu anıt dolayısıyla tur haritalarında Pentagon’da işaretli gözüküyor.

Ben de bu cesaretle, Canel’i çok zor ikna ederek metroya bindirdim. Metrodan iner inmez Visitors tabelasını takip ettik. Canel fotoğraf makinası boynunda gönülsüz adımlarla, ben visitors tabelasının verdiği cesaretle önde koşar adım.

Kapıya yaklaşınca, iki dev adam ve iki şirin rottweiler bize hoşgeldiniz demediler, hayrola gibi bir yüz ifadesine büründüler. Ben köpeklerle aynı boyda olduğumdan adamların yüzünü tam seçemedim. Fotoğraf çekip dönecektik dedim. Bu arada belirtmeliyim ki, ben kısa bir kadın değilim, köpekler çok uzun. Adamlardan biri konuşmadı hafifçe boynunu sağa çevirdi. Bir km mesafeden bile rahatça görülebilecek bir tabela, üzerinde bir fotoğraf makinası resmi ve kırmızı çarpı. O kadar net anlaşılıyor ki pardon pardon deyip ayrıldık yanlarından.

Çok korkmamışız demek ki metroya değil ters tarafa yürüdük. Canel’in yine geri dönelim çabasına rağmen, ben ısrarla içeri giremedik madem dıştan fotoğraf çekelim, telefon yasak yazmıyor dedim, demez olaydım.  Yine bir güvenlik ensemizde bitti. Canel zoom yapmış anıtı çekmeye çalışıyor, ben telefon elimde nereyi çeksem diye bakıyorum. Yine bir hayrola uyarısı aldık. Yok valla anıtı çekiyoruz dedik. Ya anıta gidin ya da metroya gidin dedi adam pek kibarca. Metroya doğru hızlı ama korkudan titreyen adımlarla ilerlemeye başladım. Bir de baktım ki kocam yanımda yok. Eyvah eyvah tutuklandı herhalde dedim. Artık bir tansiyonum olmadığını hissetim. Uzaya ışınladılar bizi herhalde  yeri hissedemiyorum  gibi oldum. Yıllar önce benzer bir korkuyu İsrail’de tecrübe etmiştim. Onu da yazarım bir ara. Her neyse aslında birkaç dakika ama bana saatler gibi gelen bir süre sonra metroda kavuştuk. Güvenlik neden geldin, nereye gidiyorsun, nereden geliyorsun gibi sorgulamış Canel’i. Onunda ağzından turist ve iki kez de Washington DC olmak üzere 3 kelime çıkmış. Korkudan nutku tutulmuş. Metroda gişeden geçtikten sonra rahat bir nefes aldık. Hani avrupadan anadoluya köprüden geçince, evine gelmiş gibi olursunuz ya,  öylesine huzurlu bir duydu. Treni beklerken ne yaptık bilin bakalım…Pentagon tabelasına dogru selfie… Tansiyonumuz tam oturmamış demek ki, bulanık bir hatıramız oldu.

Washington DC ye gelirseniz, izinsiz Pentagon’a sakın gitmeyin. Niye geldin diye soran iri kıyım güvenliklere de fotoda foto demeyin.  Biz ettik siz etmeyin. Şiddetle tavsiyemdir.

GÜRCİSTAN BATUM REHBERİ PART II

Batum Bulvarı …

GÜRCİSTAN BATUM’da HALK FAKİR Mİ?

Gürcistan 1991 yılında Sovyetler Birliği’ nden ayrılmıştır. Her ne kadar ayrılsalar da Rusça dillerine girmiştir. Karadeniz kıyısındaki bu şehrin insanı tipik Karadenizlilere benzeseler de, modernlik anlamında Rus insanından çok şey almışlardır.  Giyim kuşam ve davranışları rahattır. Kominizmin etkisinden de silkelenmişlerdir. Batum’u yeşili, parkı ve plajıyla tatil yöresi yapmak için, 2000’ li yılların başından beri ciddi uğraş vermişlerdir.  Her ne kadar şehrin görünen yüzünü makyajlamaya çalışsalar da, halkın çoğunluğunun fakirliğini anlamak için çok uzaklaşmanıza gerek yok. Teleferikle Sputnik Tepesi’ne çıkarken yavaş yavaş değişimi görebiliyorsunuz. Bize çok ucuz gelen her şey onlara pahalı. Öğretmen maaşının 100 dolara denk geldiğini hesaplayınca, bir şişe şarap en iyi restaurant da 10-15 dolar ne kadar da ucuz demekten vazgeçtik. Türkiye’de kazanıp Batum’da yaşarsak tabi çok ucuz. Bundan dolayı ülkemize çalışmak için göç edenlerin sayısı çok fazla.  Ülkesinde meslek sahibi ama bizim ülkemizde mesleğinin dışında işlerde çalışanlar var. Hekim olup da hasta bakıcılığı veya çocuk bakıcılığı yapanlar bile var. Üstelik evli ve çocuklu olmalarına rağmen ailelerini bırakıp ülkemize çalışmaya geliyorlar. Otelcilik yıllarımda ben de birçok Gürcü istihdam etmiştim.  Yöre insanı ile yaptığımız sohbetlerde insanların bu ekonomik durumu bizi oldukça üzüyor.

Sputnik Tepesi …

Şehrin çehresi ise hızla değişiyor. Biz gittiğimizde Birçok bina inşaatı devam ediyordu. Çoğunluğu da Türk firmalar tarafından inşa ediliyordu. Birkaç yılda bunlar muhtemelen tamamlanmıştır. Bir kez daha gitsek oldukça değişmiş, daha modernleşmiş bir şehirle karşılaşacağımıza eminiz. İnşallah bu şirin Karadeniz şehrinin geleneksel yapısı bozulmadan modernleştirilmesi başarılır.

BATUM’da İLK GÜN  ŞEHİR MERKEZİ

İlk gün şehir merkezini gezebilirsiniz. Her yer yürüyüş mesafesinde. İsterseniz bisikletle de gezebilirsiniz. Göreceğininiz belli başlı yerler;

AVRUPA MEYDANI (EUROPE SQUARE)

Avrupa Meydanı … Medea Heykeli …

Şehrin ortasındaki bu ana meydanda Medea Heykeli var. Medea elinde altın koyun postu tutuyor. Meydanın ortasında bir de fıskiyeli havuz yer almakta. Biz gezerken yağmur atıştırıyordu. Zaten su varmış, fazladan suya gerek yoktu dedik ama yağdı gün boyunca ara ara. Giyim kuşam olarak hazırlıklı olduğumuz için çok da sorun olmadı. Bir servete mal olan heykelin ve meydanın fotoğraflarını çekerken biraz zorlandık hepsi bu.

PIAZZA

Piazza İtalya’da meydan demek. Herkesin günün çeşitli saatlerinde toplandığı yer, yani tabiri caizse piyasa yapmak demek. Burası da Batum’un en hareketli yeri, Gürcistan’ın en güzel meydanı. Tiflis’te yoktu mesela bunun gibi bir meydan. Batum’dan sonra gittiğimizde gözlerimiz aramıştı. Bu meydan sizi Avrupa şehrindeymişsiniz gibi hissettiriyor. Oldukça geniş, çevresi cafelerle, otellerle ve restaurantlarla dolu. Batum için otel bakarken bu meydana bakan bir de hostel incelemiştim. Keşke rezervasyon yapsaymışım çok keyifliymiş diye iç geçirdim. Yaz aylarında meydanda konserler de veriliyormuş. Biz gezerken hava maalesef yağışlıydı. Yine de kahve molamızı burada verdik.  Cafeler çok şık seçip birisini oturabilirsiniz.

ASTRONOMİK SAAT (ASTRONOMIC CLOCK)

Şehrin en eski yapılardan birisi olan, Gürcistan Ulusal Bankası’nın binasının üzerinde yer alıyor. Bu bina UNESCO tarafından koruma altındaymış. Ünlü Memed Abashidzade Bulvarı üzerindeki bu bina ve Astronomik Saat’e mutlaka uğrayın. Her saat başında çan sesleri ile çalıyor ve ayla güneşin konumunu gösteriyor.  Prag ’da ki Astronomik Saat kadar özel olmasa da görülmeye değer.

ST. NICHOLAS KLİSESİ

1865 yılında yapımına başlanmış ve 1878’de de çanları takılmış. Osmanlı Döneminde çanların çalınmaması koşuluyla ibadete izin verilmiş. Osmanlılar bu toprakları kaybettikten sonra çanlar da çalınmaya başlanmış. Günümüzde şehrin ana klisesi olarak faaliyet gösteriyor.

BATUM BULVARI

7 km’lik sahil boyunca yapılmış çok keyifli olduğu anlaşılan bir bulvar. Anlaşılan diyorum çünkü biz kışın gittiğimiz için, hava da yağışlı olduğu için çok hareketsizdi. Ama yazın şehrin kalbinin burada attığı söyleniyor. Yaz aylarında plajın full dolu olduğunu öğreniyoruz. Bulvarda lazer ışık şovlarının yapıldığı fıskiyeli havuz da var. Sahil boyunca güzel bir havada yürüyerek veya bisikletle gezebilirsiniz. Heykelleri, çeşmeleri ve cafeleriyle meşhur bu bulvara gece de şovlar için mutlaka gelmelisiniz.

MIRACLE PARK

Batum bulvarı ile keşiyor ve sahilde yer alıyor. Otelimizin tam karşısında olduğu için gece ve gündüz panaromik olarak seyretmek fırsatımız oldu. Odamız sahile baktığı için şanslıydık. Ama bu otelde kalırsanız ve odanız buraya bakmıyorsa da üzülmeyin. Otelin Roof Barından da seyredebilirsiniz.

Çok kısa bir sürede tamamlandığı için bu ismi vermişler. Miracle yani mucize park denilmiş. Park’da büyük bir dönme dolap, Ali&Nino Heykeli, Sea Port, Chacha Kulesi ve Alfabe Kulesi var.

Alphabet Tower en gösterişlisi. Gürcü alfabesinin bütün harflerini taşıyor ve dizaynı DNA sarmalına benziyor. Spiral şeklindeki bu modern yapı 130m yükseklikte. Uzun ve modern binaların yeni yeni yapıldığı Batum’da her yerden görülebiliyor. Batum’un Eyfeli anlayacağınız. Gürcü alfabesindeki harflarin ülkedeki şarapçılığı temsil etmek üzere üzüm asmalarına benzediği de bir rivayet. Öğrenmesinin çok zor olduğunu bildiğim bu alfebe bu rivayetle gözüme çok hoş gözükmeye başladı.   

Ali & Nino Heykeli ise 7 metrelik kocaman hareket eden bir heykel. Tamar Kvesitadze’nin tasarladığı eser kavuşamayan iki insanı sembolize ediyor. Azeri bir müslüman olan Ali ile, Hristiyan bir Gürcü kızı olan Nino’nun imkansız aşkı anlatılıyor. Heykelim ilham kaynağı da 1937’de Viyana’da yayınlanmış, yazarı kesin olmayan Almanca bir Roman. Hava karardıktan sonra ışıklandırılan heykel birbiri etrafında dönüyor ama asla kavuşmuyor. Biraz daha yazarsam ağlayabilirim. Bu dünya bazen çok kötü ama değil mi?

Chacha Kulesi, İzmir saat kulesinin ikizi gibi diyebilirim. Tek farkı Temmuz ve Ağustos aylarında saat 19:00’da 10 dakikalığına su yerine Gürcü votkası Chacha aktığını öğrenince niye kışın geldik diye kafamızı duvarlara vurmak istiyoruz.

Sea Port ise, müziğin ve her türlü eğlencenin merkezi. Miracle Park  festival ve konserlere ev sahipliği yapıyor. Batumi Summer Set Festivali bunlardan en canlısı.

BATUM’da İKİNCİ GÜN

Makhuntseti Şelalesi …

Gürcistan’ın Acara Özerk  Bölgesinin başkenti olan Batum’un çevresini de zamanınız varsa  mutlaka gezin.  Ganio Apsaros Kalesi, Adjarian Şarap Evi ve üzüm bağları, Makhuntseti Şelalesi ve yanıbaşındaki Makhuntseti Köprüsü bölgede göreceğiniz yerlerden. İlk gün peşimizi bırakmayan yağmur, ikinci gün yerini güneşe bırakıyor. Çoğunluğu doğada geçecek gezimizi sayesinde rahatça yapabiliyoruz.

Ganio Apsaros Kalesi, 1.yy’da Romalılar tarafından yapılmış. Tarih boyunca da çok defalar el değiştirmiş. Romalılardan sonra Bizanslıların sonra da Osmanlıların eline geçmiş. 1878’de de Ayestefanos antlaşması ile Rus topraklarına katılmış. Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan ettiği 1991’den sonra da kale, Acara Özerk Bölgesi’nde kalmıştır. Meraklıysanız kaleye gelip tarihi biraz koklayabilirsiniz. Terk edilmiş gibi, tek bir görevli bile yoktu biz gittiğimizde. Belki yazın daha çok ilgi görebilir diye düşünüyorum. Batum’a 12 km mesafedeki kale Çoruh nehri kıyısında. Kale için olmasa da bölgenin doğası için ve varsa merakınız fotoğraf çekimleri için bölgeye gitmenizi öneririm.

Makhuntseti Tamara Köprüsü … @ufukname.com

Makhuntseti Tamara Köprüsü,   Volkanik taşlardan 12.yy’da Kral Tamara tarafından yaptırılmış. 25 m. uzunluğunda ve 2 m genişliğinde antik bir köprü. Hemen yakınındaki Makhuntseti Şelalesi de yemyeşil doğanın ortasından akan pırıl pırıl ışıl ışıl bir su şöleni. Şehre 30 km. mesafedeki bu doğa güzelliği de görülmeye değer.

Adjarian Şarap Evi ve Üzüm Bağları,  Bizi bu bölgeye getiren öncelikli yer burası diye itiraf etmeliyim. Alfabetik Tower’da anlatmıştım, Gürcü alfabesindeki her harf üzüm asmasına benzetilerek tasarlanmış. Rivayet tabi. Şarapçılık kültürünün Gürcistan’da ne kadar önemli olduğuna vurgu yapmıyor mu bu rivayet.  Hillary Clinton gelmiş zamanında bu mekana, duvara da fotoğrafı asılmış. O gelir de biz gelemez miyiz deyip, ikinci gün çevre gezisi turumuzu en son burada bitiriyoruz. Neden acaba J J J ? Şarap ve çok sert konyak tarzı birşey ikram ediliyor. Kırmayıp tadıyoruz. Hatta evimizde barımıza kunulmak üzere birer şişe alıyoruz.  

Adjarian Şarapevi …

BATUM’da BAŞKA NELER VAR?  TURUMUZUN SONU

Bütün bunlar dışında, Batum’da teleferikle Sputnik Tepesi’ne de çıkabilirsiniz. Teleferik istasyonuna yürümeden saatlerini kontrol etmenizi öneririm. Seferler mevsime göre değişebiliyor ve sabah çok erken başlamıyor. Çok uzun bir güzergahı yok ama kabinleri temiz. Şehride en yüksek tepesinden görmek güzel.

Ters Ev ve Botanik Bahçesi’ne de gidebilirsiniz. Ters Ev bizim hiç ilgimizi çekmedi. Aslında başta listemize almıştık. Laz yemeklerinin yapıldığı bir restaurant diye. Aşırı turistik kokan mekanlardan çok hoşlanmadığımızı daha önce de def’aten belirtmiştim. Uzaktan bakmamız bize yeterli oldu. Batum’daki İkinci günümüzde, bu ters ev yerine, bizi gezdiren şoförümüzün tavsiye ettiği Gürcü Restaurantına gitmeyi tercih ettik.  Botanik Bahçesi ise, arabayla şehrin 20 dakika dışında kaldığından ve hava da çok müsait olmadığından biz gitmedik. Oldukça büyük bir bahçe bir ucundan diğerine 1,5 saatte yürünüyormuş. Beş bin çeşit bitki olan bu güzel bahçeyi zamanınız bolsa ziyaret edin derim.

GÜRCİSTAN BATUM REHBERİ PART I

Batum Piazza Meydana …

BATUM ’a NASIL GİDİLİR?

Gürcistan’a girişlerde vize ve pasaport istenmediğinden giriş çok kolaydır. Nüfus kağıdınızla giriş yapabilirsiniz. Hopa’dan aracınızla gidip Hopa sınır kapısından geçecekseniz de, aracınız için herhangi bir ekstra işleme gerek yok. Ehliyetinizin olması yeterli. Cipli ehliyete bile gerek yok. Tam kapı komşusu anlayacağınız.

Uçakla gidecekseniz birkaç yolu var. İstanbul’dan direk Batum’a uçabilirsiniz. Kısıtlı zamanınız varsa pahalı olan bu yolu kullanabilirsiniz. Zamanınız varsa Hopa’ya uçuş bileti alabilirsiniz. Aynı uçakla gideceksiniz ama Batum havalimanından servislerle Hopa’ya gidip sınır kapısından tekrar Gürcistan’a giriş yapacaksınız. 3 saat civarında zaman kaybetmiş olacaksınız fakat çok daha ekonomik uçacaksınız.

Biz kışın gittiğimiz için ve yalnızca 2 gece kalacağımızdan  direk Batum’a uçmayı tercih ettik. Uçuşumuzu çok erken planladığımızdan ve yüksek sezon olmadığından çok fiyat farkı da ödemedik. Siz yaz aylarında gidecekseniz Hopa’ya uçmayı seçebilirsiniz.

Bir diğer yolda Trabzon’a uçmak oradan toplu taşıma veya araç kiralayarak sınırdan geçmek olabilir. Hatta zamanınız bolsa bir iki gece Trabzon’da kalıp şehri bir güzel gezebilirsiniz. Fırsat bu fırsat Karadeniz havasını hem sınırımızdan hem de komşudan koklayabilirsiniz.

BATUM NEDEN BU KADAR MODA OLDU?

Öncelikli nedeni vize ve pasaport istenmemesi. 90 günden fazla kalacaksanız ve Gürcistan’dan sonra Türkiye’ye dönmeyip başka bir ülkeye geçiş yapacaksanız bu söylediğim geçerli değil tabbi ki. Ülkemizde kumarhanelerin yasaklanması da kumar sever insanlarımızı Gürcistan’a ve Kıbrıs’a kaçıran önemli bir neden. Batum’da komşu kapımız olunca bu konuda yoğun bir talep olduğu kesin. Bir diğer neden biraz önce yazdığım ulaşım kolaylıkları. Batı sınır komşularımız Bulgaristan ve Yunanistan’da da kumarhaneler var. Hatta Bulgaristan’da sınıra en yakın şehirde bol miktarda var. Bir ara yazarım, kumarhaneli otellerin hepsi Türkler için kurulmuş adeta. Ama vize ve aracınız için işlemler biraz fazlaca. Batum için bunların hiç birine gerek yok. Bundan dolayı Türk insanı için fazlaca cazip.

Ayrıca birçok Gürcü de Türkçe  konuşup anlayabiliyor. Dil sıkıntısı çekmiyorsunuz. Oteller  pek olmasa da yemek içmek çok ekonomik. Avrupa’nın birçok şehrine kıyasla Batum’da çok ucuza çok daha fazla damak tadınıza uygun yiyip içebiliyorsunuz. Şarapları çok kaliteli.  Şarap tadımı yapabileceğiniz mekanları ve şehre yakın üzüm bağları var. Alkol ve sigara çok ucuz. Sigaraya karşıyım biliyorsunuz. Fiyatların ucuzluğuna vurgu yapmak istedim yalnızca.

Yaz aylarında plajları da çok keyifli. Karadenizliler kendi memleketlerinde yaşayamadığı rahatlığı burada yaşayabiliyor. Yüksek sezonda Kıbrıs ve Akdeniz sahillerimize göre yaz tatili çok daha ekonomik. Daha ne olsun.

BATUM da HAFTA SONU KAÇAMAĞI

Sadece iki günde gezilir mi demeyin. Pekala da gezilir. Üstelik biz gittiğimizde kışın ortasıydı. Hava da yağışlıydı. Buna rağmen şimdi yazacağım her yeri rahatlıkla gezdik. Size tavsiyem sonbahar veya yaz aylarında gitmeniz. Bizim yapamadığımız Plajından Karadeniz’ e dalmanız. Yarı Şile’ liyim ben. Karadeniz’i iyi bilirim. Geç ısınır geç soğur, az tuzludur. Çok rahat girersiniz. Herkes sevmez ama ben severim dalgalarında boğuşmayı.  Sonbaharda’da nimetlerinden faydalanırsınız. Denizden ne çıkarsa yiyenlerdenseniz yaşadınız.

Batuma’a sırf şehir gezisi için gidiyorsanız zaten iki gün yeterli fazlasında sıkılabilirsiniz. İki günde nasıl gezebilirsiniz, nereleri gezebilirsiniz detaylı bir şekilde yazdım. Keyifli okumalar.

Çoruh Nehri …

BATUM DA ARAÇ KİRALAMAYA GEREK YOK

Bizim gibi Batum’a direk uçacaksanız ve yalnızca iki günde şehri ve civarını gezmek niyetindeyseniz araç kiralamanıza gerek yok. Çünkü şehir çok küçük çoğu yere yürüyerek ulaşabilirsiniz. Birkaç yere de taksi kullanabilirsiniz. Avrupa şehirleri gibi toplu taşımalara günlük, haftalık vs. Bilet almanıza da gerek yok.

İlk gününüzü şehre ayırın. İkinci günü de şehrin dışındaki tarihi mekanlara ve üzüm bağlarına doğaya ayırın. Hem araç kiralama hem de çevre gezisi yap diyorsun. Bu nasıl iş dediğinizi duyar gibiyim. Her ne kadar çok turistik bir şehir olmasa da otellerde turizm firmalarının deskleri var. Sizin kaldığınız otelde veya hostelde yoksa da  Radisson Blu gibi büyük otellerde var. Pekala gidip yardım alabilirsiniz.  Biz bu şekilde yaptık çok da rahat ettik. Bir günlüğüne çok ucuza şoförlü araç kiraladık. Üstelik Az biraz Türkçe bilen birini yönlendirdiler. Listemizde olan her yere kolayca ulaştık. Sohbet muhabbet de bonusu oldu. Kendimiz araç kiralasaydık Gürcü insanının sıcaklığını, ülkenin bazı gerçeklerini öğrenmemize imkan olmayacaktı. Turist rehberlerinde yazanlar genelde ülkenin ve şehrin vitrinidir. Detayları ancak ve ancak yöre insanlarıyla sohbet şansınız varsa öğrenebilirsiniz.

BATUM’da GÜRCÜ YEMEKLERİ

Batum’da Gürcü restaurantlarının hemen hepsinde benzer menü bulacaksınız. Karadeniz ve Doğu Anadolu mutfaklarımızı andırdığından yemekleri yadırgamayacaksınız. Çok fazla çeşit yok ama Batum’da aç kalmayacağınız ve Şarabın da eşlik edeceği sofralardan fiyat ve lezzet açısından mesut kalkacağınız kesin. İşte bizim denediklerimiz ve en meşhur olanlar;

Haçapuri …

Haçapuri Gürcü pidesi, peynirli ve arzu ederseniz üzerinde yumurtalı olarak servis ediliyor. Kıymalı vs. çeşitleri de var.  Karadeniz’in yuvarlak üstü açık kalın hamurlu pidesine benziyor. Bizimkine göre daha küçük ama bir tanesi bir kişiyi rahatlıkla doyurabilir. Çok özel bir tat değil, bizim Karadeniz pidemiz kadar da başarılı değil. Gelmişken tatmak adına ortaya bir tane söyleyin derim. Ya da otelinizde kahvaltı yoksa, bir sabah kahvaltı niyetine yiyebilirsiniz.

Chashushuli, Güveçte sunulan sebzeli et yemeğidir. Soğan, sarımsak, patates, mantardan yapılıyor. Kişniş sevmiyorsanız burada en çok kullanılan baharat. Sipariş verirken kişniş istemediğinizi özellikle belirtmenizi öneririm.



Khinkali …

Khinkali Gürcü Mantısı, Hinkali diye okunuyor. Erzurum’da da biz mantıya hıngel deriz. Yarım ay şeklinde irice yapılır. Baharat ve soğan konulmaz yalnızca tuzlu çiğ kıyma ile yapılır ve az haşlanır. Bir de daha küçük bohça şeklinde yapılan mantımız vardır. Yuvarlak kesilen hamur ucu açık kalacak şekilde bohça gibi kapatılır. Haşlanınca içine sıcak su girsin her lokması sıcak kalsın diye. Biraz eziyetli bir kapatma şeklidir. Rahmetli babam yalnızca bunu yerdi ve annem ona özel yapardı. Geri kalanını şapka şeklinde kapatırdı. Gürcü mantısı bizim bu bohçadan daha büyük ve özel elekli tencerede buharda haşlanıyor. Etli, mantarlı, peynirli ve patateslisi yapılıyor. İçi sulu kalıyor. Bu yüzden elle yenmesi gerekiyor. Sert kısmından tutup suyunu akıtmadan yemeniz gerekiyor. Bizim gibi kibarlık yapıp çatal bıçakla yerseniz lezzetini alamıyorsunuz. Biz hepsinin tadına bakmak amacıyla birer ikişer hepsinden ısmarladık. Gürcüler kayık tabaklarda tepeleme söylüyorlar. Menülerde genellikle  taneyle fiyatlandırılıyor.

Ukrayna restaurantı …

Gittiğimiz bir Ukrayna restaurantında da aynı tip yemekler vardı. Patatesli mantı yarım ay şeklinde çatalla kapatılmıştı. Güveçte de et yerine tavuk kanatları yine patates ve soğanla pişirilmişti.

Gürcü Şarabı …

Peynir ve Şarap, Gürcü peynirleri çok lezzetli. İsli kaşar peynirini ve bizimkine benzer beyaz peynirini şarap eşliğinde tadın mutlaka. En şık restaurantlarında bile bizdeki kadeh fiyatına şişe açtırabilir ve kaliteli Gürcü şaraplarını deneyebilirsiniz. Çok beğenecek eve dönerken birkaç şişe alacaksınız emin olun.

Bal, Arıcılık Gürcistan’da önemli bir geçim kaynağı. Eve döndüğünüzde, hafif damağınızı yakan gerçek bir bal yemek isterseniz , valizinize bir şişe atın.

Çaça, Gürcistan’ın milli içeceğidir. Kırsal kesimlerde halk bahçeden ne meyvesi toplasa atıp votkasını yapıyor.  Şeffaf rengi gibi masum bir içki değildir. Oldukça serttir. Genellikle sek içilir. Azerbeycan’da da meşhur olan armut gazozunu eşlik ettirenler de vardır.

BATUM’da KUMARHANELER ve GECE HAYATI

Gezilerimizde bizim aslında çok fazla gece yaşantımız yoktur. Kumar’da tarzımız değildir. Bütün gün gezip yorulduktan sonra, akşamları uzun uzun akşam yemeği yeriz, keyif yaparız. Ertesi sabah da güne erken başlayacağımız için gece yarılarına kalmayız. Nadiren müzikli mekanlara, barlara gideriz. Tek şehir turlarımız için söylüyorum bunu. Daha uzun tatiller ve cruise turlarında durum başka.

Batum’da  ilk gecemizde kumarhaneye gittik. Sonuçta birçok vatandaşımız bu maksatla buraya geliyor. Fikir vermezsek olmaz dedik sizin için fedakarlık yaptık. 150’şer TL’lik limit koyduk. Sigara içilen ortamlar pek bana göre değildir. O yüzden çok fazla kalmak niyetinde değildim. Ama demleme çayı görünce, çay ocağına en yakın makinenin başına geçtim. Param çabuk bitmesin diye de kuruş kuruş oynadım. Canel’in atmosferden şikayeti olmadığı gibi benim bütün karşı çıkmalarıma rağmen sigarasını tüttürdü, pokerini oynadı. Bütün havalandırmaya rağmen atmosferi biraz dumanlı olsa da, yemek içmek sigara vs. Herşey bedava. Yemek için de öyle çok detaylı bir açık büfe yok. Ama akrabanızın evinde gibi rahatsınız.  Tas kebabı, pilav o gecenin yemeğiydi. Çok da damak tadımıza uygundu. Üzerine de çay…oh mis… Bize çok iyi geldi. Turlarımızda genellikle iki öğün yeriz. Sabah yoğun bir kahvaltı yapıp geziye çıkarız. Arada kahve molası veririz. Akşam üzeri de yemek yeriz. O gün sanırım biraz erken yemişiz ki kumarhanede çok acıktık. İkramlara karşı koyamadık.

KUMARDAN PARA DA KAZANDIK

Yedik içtik üzerine bir de para kazandık. Ben çay içeceğim diye kuruş kuruş oynarken en büyük ikramiyeyi bulmaz mıyım. Makina müzik kıyamet oldu. Canel heyecanla yanıma uçtu. Kuruşla oynadığımdan büyük ikramiyenin yüzde birini kazandığımı anlayınca bana küstü. Bu kadar kumar yeter deyip ne kar ne zarar çıktık. Benim karım Canel’in zararını kapattı anlayacağınız. İçeri girerken Canel’in ödediği parayı, çıkarken  ben aldım. Canel’e de vermedim. Kumar parası verilmez adettendir dedim.

Kumar tavsiye etmiyoruz ama Batum’da gidecekseniz illa, Radison Blu’da yaşadık biz bütün bunları. Hiç yabancılık çekmeyeceğiniz de kesin. Ortada Gürcü yok, hepsi bizim Karadenizli vatandaşlarımız. İtiraf etmeliyim ki,  hangi kumarhaneye gidelim diye kafa yormadık. Zaten kaldığımız otelin içerisinden geçiverdik. Dışarıdan da ayrıca kapısı var.

BATUM’da NEREDE KALDIK?

Tercihimiz Radisson Blu Oteli oldu. Alfabetik Tower’ın karşısında, şehir merkezinde olan bu otelden çok memnun ayrıldık. Odaları çok konforluydu. Turizmci olduğumuzu öğrenince de, odamızı ekstra talep etmeden business odaya upgrade ettiler. Deniz manzaralı oldukça geniş keyifli bir odada kaldık. Tek şehir gezilerinde otelin yıldızından çok konumu bizim için daha önemlidir.  Bu sefer kumarhane de yapılacaklar listemizde olduğundan bu oteli tercih ettik. İlk gece kumarhaneyi, ikinci gece de spayı ziyaret ettik. Malum ikinci günümüzde dağ tepe gezip yorulup üşüdük. Spada yorgunluk atmak iyi geldi.  Kahvaltısı da muhteşemdi. Çeşitli ve kaliteli bir büfe vardı. Taze sıkma portakal suyundan kuş sütü kuru üzümüne kadar yok yoktu. Resepsiyonda da turistler için info deski vardı. Zamanınız varsa otelin Roof Barında da biraz zaman geçirin. Şehri 18. Kattan seyredin.

Konumu, konforu, yemekleri, kumarhanesi, spası , turist desteği ve Roof Barı ile bu oteli Batum için öneriyoruz.

@ufukname

TRABZON YAYLALAR

@caneleligul …

YAYLALAR YAYLALAR

Temmuz ayının ortalarıydı Trabzon hava limanına indiğimizde.  Aracımızı kiraladık. Otelimize doğru yol aldık.  Uzun kalacağımız için, 45 m2 ’lik geniş süit daireleri olan oldukça konforlu bir otel tercih etmiştik.     Kızımızın Liseler arası Dünya Şampiyonası için gelmiştik aslında. Ama yarış aralarındaki  uzun boşlukları değerlendirip şehri ve çevresini de mümkün olduğunca gezmeyi planlıyorduk.

@ufukname …

Uçaklı Karadeniz turlarının başlangıç noktası Trabzon son zamanlarda oldukça popüler. Gürcistan ’a pasaportsuz giriş başladığından beri, Batum’ da genellikle Karadeniz turlarını cazip hale getiriyor.  Trabzon şehrinin ve çevresinin gezilecek yerlerini Trabzon Part I’de yazmıştım. Bu bölümde yemyeşil yaylaları ve huzur dolu mesire yerlerini beğenilerinize sunuyorum.

YAYLALAR & MESİRE YERLERİ

Karadeniz’e geldik yaylalara çıkmadan, yemyeşil mesire yerlerinde keyif yapmadan eve dönmem diyorsanız ve kısıtlı zamanınız varsa, işiniz biraz zor. Trabzon civarında o kadar çok  var ki, seçim yapmanız güç. Mesafeler uzak ve  ciddi virajlı  yollardan tırmanıyorsunuz. Hepsine yetişmeniz imkansız. Üzerinize kalın birşeyler alın ve bunlardan tercihinizi yapın…Maçka-Şolma, Maçka-Mavura, Maçka-Kiraz , Sera Gölü,  Lapazan, Çankara Uzungöl, Hıdırnebi– Kuruçam, Karadağ, Sisdağı, Çatma Obası,  Düzköy-Haçka Obası Yaylaları…İşte bizim tercih ettiklerimiz;

HIDIRNEBİ & KURUÇAM YAYLALARI

Hıdırnebi Yaylası …

Birbirine 1 km mesafedeki bu iki yaylaya Trabzon’dan Akçaabat yolundan ulaşıyorsunuz. Akçaabat’a zaten gideceğimiz için listenin başına bu iki yaylayı da ilave ettik. Yaz kış ulaşıma açık bir yol. Kendi aracınızla gidebileceğiniz gibi isterseniz toprak yollar da olduğundan toplu taşıma araçlarını da tercih edebilirsiniz. Hıdırnebi şenliklerinin de düzenlendiği bu tepe 750m yükseklikte. Tam bir manzara terası gibi. 20 Temmuz’da başlayıp 3 gün süren şenliğe denk gelemedik ama tam bir fotoğraf şöleni yaşadık. Maden suyu kaynağı ile ünlü Acısu Köyü’de yolunuzun üzerindeydi. Yaylada kır bahçeleri, köylülerin el işi tezgahları, bakkal ve lokanta da var. Ama bizim aklımız Akçaabat köftesinde olduğu için iştahımızı yayla dönüşüne sakladık. Bu manzarada çay keyfi yaptık.

UZUNGÖL

Uzungöl Yaylası …

Uzungöl, yamaçlardan düşen kayaların Haldizen Deresi’nin önünü kapatması sonrasında oluşuyor. Yöre de adını bu gölden alıyor. Gerçekten büyüleyici bir manzaraya sahip. Yaz aylarında gezmek çok keyifli. Tam bir yayla havasına sahip oldukça serin. Sık sık yağmur da yağdığından yürüyüş yapmak niyetindeyseniz, giyiminiz açısından hazırlıklı olun. Bölgede ATV ve Jip safari turları da yapılıyor. Zaman zaman bozuk olsa da yol aracınızla da rahatça gezebileceğiniz gibi. Uzungöl’e gelmeden tepeden gölün manzarasını seyredebilir ve fotoğraflayabilirsiniz. Gölün çevresine ise çok fazla tesis yapılmış. Restaurantlar Kafeler dolayısıyla yoğun bir kalabalık var. Sıcak ülkelerden kaçanlar buraya doluşmuşlar. Keşke doğasını bozmadan piknik alanları olarak bırakılsaydı. Çok fazla konaklama imkanı da var. Oteller, pansiyonlar, bungalovlar gölün etrafına dizilmişler. Yine keşke diyeceğim, doğal yapıyı bozmayacak şekilde ağaç evlere ve bungalovlara izin verilseymiş. Ancak o kadar çok ilgi görüyormuş ki, kalmayı düşünürseniz, yaz aylarında çok önceden rezervasyon yaptırmanız gerekiyormuş. Çok kalabalık ve gürültü olduğundan, biz gölün çevresinde bir kahve içip hemen uzaklaştık. Aracımızla göl boyunca gidebildiğimiz yere kadar gittik. Doğanın tadını çıkarttık. Dönüşte de köylülerden çam balı satın aldık.

Uzungöl Yaylası …

SULTAN MURAT YAYLASI

Biz Uzungöl dönüşünde Sürmene’de zaman geçirmek istediğimiz için gitmedik ama sizin zamanınız varsa, Uzungöl’ e 40km mesafedeki Sultan Murat Yaylası’na da gidebilirsiniz. Sürmene’ye 60km mesafededir. İki alternatif yoldan gidilebilmektedir. Karadeniz turlarında tercih edilen yaylalardan biridir.

HAMSİKÖY

Hamsiköy …

Hamsiköy, Zigana Dağı eteklerinde bulunan bu köy, Trabzon’a 50 km, Maçka’ya 20km mesafededir. Turistlerin ve doğa tutkunlarının ilgi odağıdır. 300m yükseklikte, çevresi çam ormanlarıyla kaplı yemyeşil bir oksijen deposudur. Yol oldukça virajlı ama zemini düzgün. Aracınızla rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Merkezden bir saat kadar yol almanız gerekiyor. Manzara o kadar müthiş ki keşke daha uzun sürse diyebilirsiniz. Trabzon’da yapılacaklar listesine ekleyebilirsiniz.
Biz de yol boyunca aralarda durup fotoğraf molaları verdik. Köyde biraz yürüyüş yaptık. Hamsiköy Yayla Lokantalarının birinin  terasında  öğle yemeğimizi yedik ve üzerine de ünlü Hamsiköy sütlacını tattık. Yörenin ineklerinin yağlı sütünden çokça kaynatılarak yapılan bu enfes tatlı üzerinde bol fındıkla sunuluyor. Yanında da  semaverle  çay getiriliyor. Size de  manzarada keyif yapmak kalıyor. Madem sütlacı meşhur adı neden Hamsiköy diye soruşturduk. Hamsi ya da hamse Arapça beş köy anlamına geliyormuş. Bu bölgede bulunan köylere verilen toplu admış. Bildiğimiz balık hamsiyle bir ilgisi yokmuş yani.

@ufukname …


Bu yazdığım bütün yerleri bir haftada gezdikten sonra, Trabzon’dan dönerken uçakta bedeninizin çok yorgun düştüğünü ama benliğiniz dinlenmiş ve taptaze olduğunu hissedeceksiniz. Harika bir fotoğraf albümü ve anılarla şehre veda edeceksiniz.

TRABZON’da NE YENİR ? NE İÇİLMEZ ?

Atatürk Köşkü …

Trabzon’un yöresel yemekleri de çok çeşitli ve ünlüdür. Hamsinin en lezzetlisi, mısır ekmeği, kayganası, pidesi, tereyağı, peyniri, kavurması, kahvaltının olmazsa olmazı kuymağı, sebze ve turşu kavurması, eti ve köftesiyle ülkemizin önemli bir mutfak kültürüne sahip bir şehridir.

Hamsinin çeşit türlüsü,  hamsi tava, hamsi kuşu, hamsili pilav, hamsi buğulaması burada yapılır. Mısır ve unu çok sevilir. Her öğünde mısır ekmeği sofraya konulur. Kara lahanası, pazısı dolması da yapılır, kavurması da. Bu rengarenk mutfak sayesinde Trabzon’daki tatiliniz  çok lezzetli geçecektir. Biz nerede ne yedik? Yedik de pişman mı olduk, mutlu mu? Buyurun bizim Trabzon’daki sofralarımıza….

SÜRMENE PİDESİ

Zamanınız varsa hazır Trabzon’a gelmişken,  pidesiyle, tahta kaşığıyla, bıçağıyla ünlü Sürmene’ye de gidin derim. Zaten burada pide yemeden eve dönmeyin. Trabzon’dan Sürmene’ye 35 km bunun için gidilir mi demeyin.

Beni dinleyin. Hep söylerim aklınızda kalacağına mideniz de olsun.  Uzungöl ’ e gidecekseniz ve bizim gibi tekrar Trabzon’a dönecekseniz  yolunuzun üzerinde olduğu için Sürmene’ye sırf yemek için de uğrayabilirsiniz. Biz böyle yaptık. Ama siz isterseniz yemekten sonra Sürmene Kalesi’ni, seyir terasını, Cumbalı Sürmene evlerini, Zahra mahallesindeki çay fabrikasını ve Memişoğlu Konağı’nı gezebilirsiniz.

Bozo Pide de çok meşhur ama bizim tercihimiz  Yılmaz Pide oldu. Hava çok sıcaktı. Yılmaz Pide nin de bahçesi çok ferahtı. Ben peynirli, Canel kıymalı ısmarladık. Yeri gelmişken söyleyeyim pidelerin boyutları çok büyük ve hamuru kalın olduğu için çok doyurucu.

Trabzon Meydanı …

TRABZON MERKEZ ERTUĞRUL PİDE

O güne kadar yediğim en iyi pide Sürmene’deki sanıyordum. Trabzon  Meydanı ‘n da ki bu fırına gelene kadar. Yeni bir şehre geldiğimizde turistik ve zincir restaurantlardan ziyade halkın tercihlerini de soruştururuz. Yöre insanının bu fırını sevdiğini öğrenince İstanbul’a dönmeden son bir kez daha pide yiyelim istedik.   Sürmene’deki pideden birkaç  tık daha iyi olduğunu söylemeliyim.  Bu sefer kavurmalı kaşarlı yedik belki de ondan. Üzerindeki Trabzon tereyağı da mis gibi kokuyor. Pide elle yenir yazısını dikkate alarak on parmak yağlanmayı göze alıyoruz. Çok yağlı yemeyen bir insan olmama rağmen burada tabağa akan tereyağları ziyan oluyor diye üzülüyorum. Yok böyle bir lezzet inanın. Buralara yolunuz düşerse muhakkak deneyin.

BOZTEPE’de BRUNCH & SEMAVERDE ÇAY

Boztepe den Trabzon …

Trabzonluların hafta sonu brunch mekanı Boztepe’ye siz de mutlaka gelin. Hem şehri tepeden seyredin hem de kahvaltınızı yapın. Ya da en azından semaverde çay keyfi yapılacak diye Trabzon listenize ekleyin. Akşamları da gelebilirsiniz. Günlük gezinizi tamamladıktan sonra otelinize dönmeden en son burada çay molası verebilirsiniz. Unutmayın zaten bu şehrin gece hayatı yok.

AKÇAABAT MARİNA BALIK & KÖFTE RESTAURANTLARI

Trabzon merkezde birçok balık restoranı var. Az yağda tavası yapılan küçük balıklar çok lezzetli. Yanında da  mısır ekmeği ve kaygana servis ediliyor. Mutlaka deneyin. Tekrar belirtmeliyim ki, hiç birinde alkollü içki servisi yok. Balık içkisiz olmaz diyorsanız Akçaabat’a doğru uzanacaksınız. İstanbul’da olsa köfteyi menüsüne alan bir balık restaurantı tercih etmem. Ama buradakilerde köfte olmazsa olmaz. Meze ve balıklara gelince çok özellikli değil. Cazip tarafı,  Trabzon’da bulamadığınız, sıcak yaz gününde soğuk içilen hatta buzla servis edilen, fazlası sağlığa zararlı, kararı ruha yararlı içecek. Trabzon’da bizim gibi uzun kaldıysanız ve özlediyseniz arabanızın yönünü buraya çevireceksiniz mecbur.

Hamsiköy …

HAMSİKÖY SÜTLACI

Hamsiköy’ü anlatırken bahsetmiştim. Yemeden dönmeyin diye burada tekrar yazmak istiyorum. Hamsiköy sütlacı, yörenin ineklerinin yağlı sütünden çokça kaynatılarak yapılıyor. Üzerinde bol fındıkla servis ediliyor. Size de bu enfes tatlıyı iştahla kaşıklamak kalıyor. Sonrasında semaverle sunulan çay keyfi. Daha ne olsun.

DEĞİRMENİN KUYMAKÇISI

Trabzon merkeze 15 km mesafede Akçaabat yolundan gidilen bu mekan haftanın hergünü açık. Güler yüzle servis yapılıyor. Ahşap  sıcacık bir mekan. Yazın açık alanı da var. Yeşilliklere gömülmüş çağlayan sesi eşliğinde kahvaltı yapmak için, buraya muhakkak bir kez gidin. Yol üzerinde ama yeşillikler içerinde küçük bir yer olduğu için önünden kolayca atlayıp geçebilirsiniz. Serpme kahvaltısı çok lezzetli. Mısır ununu kendileri değirmenden çekiyorlar ve kuymak da başka bir lezzetli oluyor burada. Ekstra istediğiniz hiç bir şeye de ücret almıyorlar. Büyük şehirlerde bizim servet ödediğimiz tereyağı burada bedava  Üniversite öğrencisi çok şeker bir kızımız servisimizi yapıyor. Yazlarını değerlendirmek için çalışıyormuş. Bizim kızımız o sırada yarışta olduğundan yanımızda değil ya duygusallaşıyoruz. Sohbete dalıyoruz bu güzellikle. Çaydanlığı kapıp geliyor. Bol bol çay içiyoruz.  Sonumuz hayırlı olsun diyerek kuymağa mısır ekmeğini bandırıyoruz.

KUYMAK MI MIHLAMA MI?

Karadenizde bolca karşılaşacağınız bir tartışmadır. Bence aynı olan yemeğe bazı yerlerde kuymak bazı yerlerde de mıhlama denilir. Ama mutlaka farkını anlatmaya çalışırlar. Yok bizimkinde peynir fazla, mısır unu az. Yok tereyağı şöyle peyniri böyle. Anlayan beri gelsin. Trabzon’da kuymak diyorlar orası kesin. Yoksa en ünlü mısır unu değirmeninin adı  “Değirmenin Kuymakçısı” olmazdı diye düşünüyorum. Ya da Karadeniz boyunca Trabzon’a kadar kuymak olan yemek, Rize’den sonra Mıhlama adını alıyor ve peyniri biraz azalıyor diyelim tartışmaya nokta koyalım.

Trabzon’da o kadar çok yiyoruz ki dönüşümüzde bir hafta diyet yapmadan tartıya çıkmıyoruz. Suçluyuz biliyoruz.

WASHINGTON DC PART 2

WASHINGTON DC GEZİLECEK YERLER

Washington DC kültürel değere sahip, tarihi ve idari binaların yanı sıra, çok sayıda müzeleri ve anıtları olan ve arada dinlenebileceğiniz mis gibi parkları olan bir kent. Çok da derli toplu, kolaylıkla her yere ulaşabiliyorsunuz. Zamanımız çok kısa olduğundan önce tur otobüsüyle gezmeyi düşündük. Sonra baktık ki otobüslerin park yerlerinden özellikle anıtlar bölgesinde yürüyüş mesafesi çok fazla. Onun için haritanın üzerinde kocaman bir daire çizip rotamızı belirledik. Öncelikli ziyaret edilecekler listemizi de elimize aldık. Hadi bakalım ne kadarını yetiştireceğiz diyerek yola koyulduk. Kahvaltıyla zaman kaybetmedik elimizde bir kahve ve atıştırmalık ile soluğu Beyaz Ev’de aldık. Parmaklıklara yapışıp seyrettik. Güvenlikti polisti o kadar az ki, kendimizi çok rahat hissetik. Hatta kapının hemen önünde çadır kurup kendi görüşlerini protesto eden gruplar bile vardı. Kimse müdahale etmiyordu. Maalesef içeriye giremedik. Bunun için aylar öncesinden tur rezervasyonu yaptırmak gerektiği biliyorduk. Çok sevdiğimiz bu bembeyaz bina, George Washington döneminde 1792 yılında yapılmaya başlanmış ve 8 yıl içerisinde kullanıma açılmış. Bu tarihten itibaren de başkanların ikametgahı olmuş. 1814’te İngilizler tarafından yakılmış. Çok kısa bir sürede yeniden inşa edilmiş ve günümüzdeki halini almış.

Listemizde sırada National Mall ve Memorial Park vardı. Kongre binası, Reflecting havuzu ve anıtların yer aldığı milli parkın geçmişi yine hükumetin kuruluş yıllarına kadar dayanıyor. 1965’de Ulusal Park Hizmetleri Yönetimine geçmesiyle bu adı alıyor. Sessiz ve huzurlu ortamda yürüyüş ve spor yapmak isteyenlerin adresi. Biz zaten koşarak yürüdüğümüz den parkta ekstradan spor yapmadık tabi. Anıtlar yılın her günü açık ve ücretsiz. Turist akını var ama kalabalığı hissetmiyorsunuz. Küçük bir gölün çevresine uzak aralıklarla yerleştirilmiş. Yürüyüş mesafesinde ama birbirine yakın değil. Hepsi fotoğraflanacak dedik ve tabana kuvvet yaptık.

(National World War II Memorial) 2. Dünya Savaşı Ulusal Anıtı’ndan başladık. 2. Dünya savaşında yer alan askerlerin anısına 2004 yılında açılmış bu anıt.  Bütün eyaletleri ve federal bölgeleri temsil eden her biri 5,2 m yüksekliğinde, 56 sütundan oluşuyor. Fıskiyeli bir havuzun çevresine dizilmiş bu sütunların önünden resmi geçit yaptık. Alabama’nın sütununu kızımıza göndermek üzere fotoğrafladık.

Washington Anıtı (Washington Monument) Mısır dikili taşlarını anımsatan bu yapı 1840’da Mimar Robert Mill tarafından tasarlanmış, ancak 45 yıl sonra tamamlanabilmiş. 170 m ye yakın uzunlukta ve üzerinde Ziver Efendi’nin bir beyitinin bulunduğu Osmanlıca bir kitabe var. Sırf bu taşa dokunabilmek adına  uzun  bir mesafe yürüdük. Oldukça geniş bomboş bir alanda dikilmesinden olsa gerek, İstanbul, Roma ve Mısır’daki kadar heyecenlandırmadı bizi. Biz senden çok gördük dedik, selam verip ayrıldık. Ama uzaktan havuza yansımasını seyretmek daha keyifli oldu.

Canel iyi bir  fotoğraf yakalamak için uğraş verirken, ben yerlerde Martin Luther King’in  “I have a dream” yazısını arıyordum. Lincoln Anıtı’ndan sonra, Nobel barış ödüllü bu özel insanın anıtını da pek tabii ki ziyaret ettik. 20 yıllık bir çalışma sonrasında 2011 senesinde açılmıştır. Obama  açılış konuşmasını yapmıştır. Anıtta “Umutsuzluk Dağları” adlı granitten yapılmış bir heykel daha vardır. King’in  10m uzunluğundaki heykeli ise anıtın merkezindedir.

Lincoln Anıtı (Lincoln Memorial)  Görmek için en çok sabırsanlığımız yer tam da burası. Bir film setinin ortasındayız adeta. Lincoln heykeli tüm heybetiyle karşımızda. Her ne kadar Lincoln’un anısına yapılmış olsa da, bu anıtın bana hatırlattığı ilk şey Forrest Gump filmi.  Forrest Jenny’s ile tam da bu anıtta buluşuyor. Her an Tom Hanks Reflecting havuzundan çıkıp yanımıza gelecekmiş gibi hissediyorum. Heyecandan olsa gerek heykelin önünde donup kalıyorum ve Abrahaham’a sarılıp fotoğraf çektirmeyi bile akıl edemiyorum. Beyaz Georgia mermerinden yapılmış neredeyse 6m lik bu kocaman heykeli Daniel Chester French tasarlamış. 1922 yılında 8 yılda tamamlanmış. Sadece iki dakika sürmesine rağmen Amerika Tarihinin en etkili konuşması sayılan Gettysburg Hitabesi de anıtın duvarında yer alıyor. 16. Ama en etkili Başkan diye anılması ve 2. kez seçilmesi boşuna değil.

“Çoğunluk alkışlıyorsa iyi, güzel ama alkışlayanlar ya dalkavukların elleriyse” ABRAHAM LINCOLN.    Çok sevdiğim bu deyişi de burada dursun.

FFranklin Delano Roosevelt Anıtı ( Roosevelt Memorial) Tekerlekli sandalyesinde oturan, bronzdan yapılmış heykeliyle Efsane başkanlardan bir diğeri Roosevelt’i de görmeden anıtlardan ayrılmadık. Neden mi efsane dedim, Amerikan tarihinde 2 seferden fazla seçilen hiç bir başkan yok. Ancak FDR 4 kez başkanlık koltuğuna oturmuş. 32. Fakat ülkeyi en uzun süre yöneten başkan ve halkın da en çok sevdiği başkanlardan biri. Anıt, Mimar Lawrence Halprin tarafından tasarlamış ve içeride, cumhurbaşkanı ve eşi tarafından 21 ünlü alıntı okuyabilirsiniz.  Neden tekerlekli sandalye tasarlamış diye, bu anıt zamanında çok tartışılmış. Biz, “İnsanlar kaderin değil, kendi zihinlerinin tutsağıdırlar” diyen bu adamı da fotoğraflayıp vedalaştık.

Jefferson Anıtı (Jefferson Memorial) 3. Başkan Thomas Jefferson anısına 4 yılda inşa edilmiş ve 1943 yılında tamamlanmış olan bu yapı, Mimar John Russell Pope tarafından tasarlanmış. Uzaktan bakınca hafif ürkünç gözüken Jefferson’un koyu bronz heykeli ise birkaç yıl sonra konulmuş. ABD kurucularından biri olan başkanın heykeli bir zamanlar yaşadığı Beyaz Ev’e doğru bakıyor.

Washington Ulusal Katedrali  Beyaz Saray, Anıtlar, Capitol derken yorgunluktan perişan olup parkta bir banka oturduk. Açlıktan da ölmeye başladığımızı oturunca fark ettik. Başka bir şey dileseymişiz olacakmış demek ki, tam karşımızda hot dog arabası durmuyor mu. Abd’de yenilmesi gerekenler listesine ekleyebilirsiniz. Gerçek etten yapılmış bu sandviçten birkaç tane yiyebilirdik.  Ama yalnızca açlığımızı bastırdık. İştahımızı akşam yemeğine sakladık.

Bir taraftan da sincaplarla oynadık. Kediden farksız bunlar elimizde kuru yemiş olsa kucağımıza atlayacaklar. O kadar cana yakınlar ki.

Dinlenip doyup kendimize geldikten sonra, sırada ne var diye haritamızı açtık. Dünyanın en büyük 10 Katedralinden biri olan Ulusal Katedrali tam da çaprazımızda duruyordu. 1907 yılında inşasına başlanmış ve 80 yılda ancak tamamlanabilmiş. Oldukça büyük bir bahçenin içerisinde yer alan, ortaçağ yapılarını andıran bu binada dini törenlerin yanı sıra konserler de organize ediliyormuş. Bu güzel şehre bir kez daha gelmek bahaneleri listesine katedralde konser aktivitesini de ilave ettik.

Floral Library’den de  bahsetmeden geçmeyeyim. National Mall’da bir çiçek bahçesi. Tur alanınızzda ama fark etmeden geçmenize imkan yok. Her yer park, her yer yeşil,  her yer çiçek dolu ama burası farklı. Fotoğraf molası verdirtiyor insana.

Amerikan Kongre Binası (United States Capitol) İlk günümüzün son durağı Capitol denen Amerikan Kongre Binası. Hollywood Filmlerinde sıkça gördüğümüz kubbeli beyaz bina burası. Hep karıştırılır, Beyaz Saray sanılır. Çünkü adına saray demişiz  ya daha gösterişli ve büyük bir bina bekliyoruz haliyle.Mimar William Thornton’un projesiyle 1793 yılında yapımına başlanmış bu görkemli binada dünyanın en söz sahibi devleti yönetiliyor. Binanın çevresinde ve (Botanic Garden) Botanik bahçesinde rahatça gezebilirsiniz. Capitol’un içerisine girmek için önceden turlara rezervasyon yaptımanız gerekiyor.

İnanılır gibi değil ama tüm bunları tek bir güne sığdırmayı başardık. Güne sabah 6 sularında başlamıştık. Erken kalkan erken yol alır tabi. Çok yorulduk ama her anına değdi. Otele döndük biraz uyuyup dinlendik. Önceki bölümlerden hatırlarsanız geceyi trende birkaç saat uykuyla geçirmiştik. Akşam yemeği için de  İtalyan yemeği planlamıştık. Aklımızda kalacağına midemizde olsun deyip hazırlanıp çıktık. Keyifli bir yemek sonrasında Beyaz Ev’de başladığımız bu yoğun günü, yine aynı yerde tamamladık. Ertesi gün bizi korkutacak maceradan habersiz bir şekilde baygın uyuduk.

WASHINGTON DC’de 2. GÜN

Sabah çabuk bir kahvaltı sonrasında ilk durağımız  Kongre Kütüphanesiydi. Şehir Kütüphanelerinin bizim için önemi ayrıdır. Onun için bu çok özel yapıyı ayrı bir başlıkta yazmayı uygun gördüm. Bir sonraki paylaşımımda okuyabirsiniz. Kongre Kütüphanesi’nden sonra öğle yemeği için Georgetown bölgesine gittik. Gençler burada takılıyormuş bizim neyimiz eksik deyip, tatlı patates ve hamburgenden oluşan klasik bir Amerikan menüsü yemek üzere ünlü bir zincir fast food restauranta girdik. Ben normalde bu tarz yemekleri  sevmem. Ama buradaki burgerler çok lezzetli ve  bizde fast foodlarda olmayan bira da yemeğe eşlik edince bir başka oluyor tabi. Yemekten sonra, dünyaca ünlü markaların mağazalarının olduğu caddelerden hızla geçtik.

Haritamızda işaretli birkaç yer daha vardı. En sona saklamak istediğimiz,  Atatürk Heykeli  Türkiye Büyükelçiliği ve Amerikan Atatürk Topluluğu tarafından yapılan, Amerika’daki ilk  Atatürk heykelini ziyaret etmeden kentten ayrılmayın. Heykel Sheridan Circle Park’da yer alıyor. Emeği geçen herkese minnettar olarak Atamıza saygılarımızı sunuyoruz.

Ulusal Tarih Müzesi ve Doğa Tarihi Müzesi. Müzeleri layıkıyla gezecek zamanımız olmadığı için, Canel’in bütün karşı çıkmalarına rağmen ve başımıza geleceklerden bir haber Pentagon’a rotamızı çevirdik. Müzeleri bir sonraki gelişimize sakladığımız listeye ekledik. Pentagon maceramızı da bir sonraki paylaşımım da okuyabilirsiniz. Adı üstünde macera buraya sıkıştırmak olmaz.

Bizim 2 güne sığdırdığımız önceliklerimiz bunlardı. Siz daha uzun kalırsanız, listenize; Ulusal Havacılık ve Uzay Müzesi,  Vietnam Şehitleri Anıtı, Arlington Ulusal Mezarlığı, Kore Savaşı Gazileri Anıtı, Çin Mahallesi, Ulusal Sanat Galerisi ve FBI Binası’nı da ilave edebilirsiniz.

Biz bu kenti çok sevdik. Kalabalık ve turistik bir şehir olmasına rağmen, yoğun bir insan seli üstünüze üstünüze gelmiyor. Derli toplu ve tarihi binaların çokluğu sizi Avrupa’daymışsınız gibi hissettiriyor. Binaların alanları çok geniş. Yemyeşil parklar, rengarenk çiçek bahçeleri, ağaçlara tırmanan çimenlerde koşuşturan şirin sincaplarıyla bu kent, bir kez daha gelinecek ve  listede eksik kalanlar tamamlacak sözü verdiriyor. Güzel duygularla ve Pentagon maceramıza  gülerek, akşam trenden el sallayarak veda ediyoruz. Hoşçakal Washington Dc.

ADRASAN

Adrasan Koyu & Kumluca Plajı

Antalya civarlarını gezmeyi planlıyorsanız. Olimpos Antik Kenti’ni, Çıralı’yı, Yanartaş’ı da muhakkak rotanıza dahil ediyorsunuzdur. Buralardaysanız bir gece Adrasan Koyu’nda kalın derim. Kemer’e 50 km mesafede bulunan bu koy önemli bir tatil bölgesidir. Kemer’den batı yönüne doğru gidip Olimpos Adrasan’a sapıp 18 km sonra Adrasan Köyü’ne, 4 km sonra da Adrasan Koy’una ulaşabilirsiniz.  Adrasan Kumluca İlçesinin bir köyüdür. Adrasan Koyu’da, köyün 2 km kumsalı olan plajıdır. Mavi turların ve olta balıkçılığı yapmak isteyenlerin uğrak noktasıdır.

Benim gibi doğa yürüyüşü sevenler için de idealdir. Kıyı boyunca  1 saatlik yürüyüş ile Adrasan Gelidonya Deniz Feneri’ne ulaşabilirsiniz. Çevre koylara, ıssız kumsallara ulaşmak isterseniz de günübirlik tekne turlarına katılabilirsiniz. Sazak, Suluada, Ceneviz koylarında denizin tadına bakabilirsiniz.

Yaz aylarının kavurucu Akdeniz sıcağında tatil yapıyorsanız, dağlarla ve ormanlarla çevrili bu koyda hafif hafif esen rüzgar sayesinde, oh dünya varmış diyebilirsiniz. Yeşille mavinin sarmaş dolaş olduğu bu koy  çok huzurludur.. Denizi pırıl pırıl dır. Akdeniz’deki bir çok koya nazaran ara ara kaynaklar sayesinde biraz daha serindir. Koyda pansiyonlar ve bungalovlar dere boyunca sıralanmıştır. Denize sıfır havuzlu oteller de var ama otel yerine bungalovları tercih edin. Deniz varken havuza ne gerek var. Olmaz ben klor yutacağım derseniz eyvallah.

Bence ördeklerle, balıklarla, su kaplumbağalarıyla kol kola tatil yapın. Bu koy çadır ve karavan sevenler için de uygundur. Nasıl olsa  hava bedava, su bedava burada. Evet aynen plaja giriş ücretsiz ve mis gibi çam kokuları zaten paha biçilemez. Şemsiye ve şezlong isterseniz çok ufak bir ödemeyle sahip olabilirsiniz. Yok efendim ben popüler beachlere para saymadan rahat edemem derseniz siz bilirsiniz. Buraya gelmeyin o zaman.

Eski adı Çavuşköy olan bu köyde, halk turizm ile geçindiğinden sizi sıcak karşılayacaklar, ellerinden geldiğince hoş ağırlayacaklar dır. Balıkçılık yapıldığından, her gün ne çıktıysa denizden onu yiyin. Ne yapacaksınız otellerin açık büfelerini. Balığın yanına da her akşam bir kaç çeşit salatası, zeytinyağlısı ve taze meyvesi eşlik edecek, daha ne olsun.

Öğlen de acıkırsanız ki bu mis gibi oksijen deposunda acıkacaksınız, bir tabak karışık sebze kızartması yiyin. Normalde yemiyoruz nasılsa, tatilde yiyin bir şeycik olmaz. Bol bol yüzersiniz eritirsiniz  nasıl olsa. Yanında ne içeceğiniz sizin tercihinize kalmış.

Bir gece burada mola verin dedim ama biz öyle deyip üç gece kalmıştık. Siz de kolay kolay veda edemeyeceksiniz emin olun.


WASHINGTON DC PART 1

NEW YORK’tan WASHINGTON Dc’ye nasıl gidilir?

İlk kez Kuzey Amerika’ya gidenlerin önceliği genellikle Newyork ’ tur
Sizin de rotanız böyle ise, hazır kıta değiştirmişken, dünyanın en güçlü ülkesinin başkentini de ziyaret edin derim.  Tur satın almanıza, araç kiralamanıza falan da hiç gerek yok. Amerika’nın bir çok şehrinin aksine başkentini yürüyerek  veya isterseniz bisikletle gezmeniz  de mümkün.  Newyork Penn İstasyonundan 3 – 3,5 saatlik bir tren yolculuğu ile Washington Dc Union istasyonuna ulaşabilirsiniz. Her iki istasyonda şehir merkezinde  ve sık aralıklarla gün ve gece boyunca tren var. Son anda  karar verip gidecek olsanız bile yer sıkıntısı yaşayacağınızı hiç sanmam. Yine de Amtrak’tan online olarak rezervasyonunuzu uçuş planlar gibi çok önceden yaptırmanızı öneririm. Bu şekilde çok daha ekonomik olacaktır. Ekonomik, esnek, business ve premium olmak üzere ve sezonuna göre bilet fiyatları $40 – $300 aralığında. https://tickets.amtrak.com Biletinizi alırken bagaj kurallarına da dikkat edin. Nasılsa uçak değil, limitsiz hakkım var diye düşünmeyin. Çünkü öyle değil. Adet, ağırlık, boyut vs sınırları var. Zaten biletinizi önceden alırsanız detayları da öğrenmiş olursunuz.

Hazır yeri gelmişken bir ipucu daha vereyim. Newyork’ta oteller fahiş fiyatlarda. Trenle Washington’a geçerseniz eğer, son gecenizde otel ücreti ödemenize de gerek kalmaz. Bagajlarınızı otelde emanete bırakabilirsiniz. Bazı oteller bunun için de ekstra ücret talep edeceklerdir bilginiz olsun. Malum Newyork ‘un gece yaşantısı oldukça hareketli. Gece yarısına kadar eğlenceye takılıp, trene 2 – 3 gibi binebilirsiniz. Tren konforlu ve temiz. İhtiyacınız olan her şey var. Cafe, restaurant ve hatta Wifi da var ama İnternete takılıp uykusuz kalmayın. Çünkü sabah erkenden varmış olacaksınız. Bagajınız varsa ilk durağınız oteliniz olacak mecbur. Odanız da hazır olmayacak tabii ki. Ama çok şanslısınız burada bagaj emanet ücreti yok. Newyork’a nazaran, daha kaliteli otellerde daha uygun fiyatlara konaklamanız da mümkün. Trende uyuyup dinlendiniz yüklerinizi de otele attınız. Artık güzel bir kahvaltı yapıp şehri turlamaya başlayın. Okyanusu aşmışken kısıtlı zamanda  çok yer gezeyim mantığındaysanız tren tam size göre.  Hatta gezinizi kendiniz planlamıyorsanız,  Newyork’a turla bile gelmiş olsanız, serbest gününüzde bu turu günübirlik yapabilirsiniz. Fırsat bu fırsat, kaçırmayın tek Newyork’la yetinmeyin.

36 saatte WASHINGTON DC’yi nasıl gezdik? Nerede Kaldık? Ne yedik, ne içtik?

Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington DC, Maryland ve Virginia eyaletlerinin arasındadır ve hiçbir eyaletin sınırları içinde değildir. Doğrudan federal devlete bağlıdır. DC “District of Columbia”‘’nın kısaltmasıdır.

Biz sabahın köründe trenle şehre geldik. Ertesi akşam tekrar trenle ayrıldık. Anlayacağınız birbuçuk günde şehri koşarak gezdik. 1 – 2 gece konaklayarak burada hemen her yeri gezebilirsiniz. En çok zamanınızı alacak olan anıtlar 24 saat halka açık. Gününüze istediğiniz kadar erken başlayıp, geç bitirebilirsiniz. Böylece çok daha fazla yer gezebilirsiniz.

Washington Dc, yüz ölçümü olarak küçük ama gezilecek yerler adına çok zengin bir şehir. Oldukça düzenli olduğundan geniş bir daire çizerek  turistik önemi olan tüm yapıları ziyaret etmeniz mümkün. Bizde Beyaz Saray denilen, aslen Beyaz Ev’e yakın bir otel tercih ettik ve rotamıza buradan başladık. Şehrin canlı caddeleri, mekanları da zaten bu civarda.

Newyork’a kıyasla, şehir merkezinde kalmak istiyorsanız daha ekonomik ve konforlu otel bulmanız da mümkün. Biz 4* bir otelde kaldık ve çok memnun ayrıldık. Her yere yürüme mesafesindeydik. Küçük fakat yenilenmiş, tertemiz ve rahat bir odamız vardı. Gerçi o kadar yorulmuştuk ki, nerede olsa kıvrıla bilirdik.

Burada yine bir ipucu parantezi açmak isterim. ABD’de oteller genellikle ilk gece ücretlerini, hatta bazıları tamamını girişten bir gece önce kartınızdan tahsil ediyorlar. Rezervasyon yaptığınız sitenizde sanal kartınızı kullanıyorsanız limit müsait değilse rezervasyonunuzu iptal dahi ediyorlar. Çoğunluğu provizyon çekmeden zaten rezervasyon yapmıyor. Her ikisi de başımıza geldi. Ben genellikle fazla tedbirli olduğumdan son ana kadar iptal edilebilir 2 otel rezervde tutarım. Son iptal tarihinde de iptal ederim. Atlanta da bu şekilde yaptığım halde seyahat dönüşümde kredi kartımdan ücretin çekildiğini fark ettim. İadesi için de bir dünya yazışmak zorunda kaldım. Başıma bu geldikten 1 yıl sonra Miami’ ye gittiğimde rezervasyonumun iptal olduğunu gördüm. Atlanta daki tecrübeyi tekrarlamamak adına, çekemesinler diye sanal kartıma limit açmadan yola çıkmıştım. Dünyanın hemen yerinde otelde ödeme yaparım çünkü. Allah’tan otelde yer vardı sorun olmadı. Hatta son gün indirimi bile aldım, acayip mutlu oldum. Ama siz böyle yapmayın mağdur olabilirsiniz. Tek bir otel tercih edin, limitlerinizi ayarlayın, paşa paşa önceden ödeyin.

Washington DC’de restaurantlara gelince, kapıda menülerini kontrol etmenizi öneririm. Nede olsa komşu masanızda muhtemelen senatörler olacaktır. Tercih size kalmış isterseniz valizinize şık bir kıyafet bulundurun ve bu atmosfere dalın. Ya da önerime kulak verin daha makul bir mekan seçin. Kişibaşı $70 civarında hesap ödediğimiz harika şarapları olan, keyifli bir İtalyan restaurantı bizim tercihimiz oldu. Günümüzü Beyaz Ev’de başlatmıştık. Yemekten sonra gece karalığında da  bu bembeyaz, gösterişsiz ama etkileyici binanın fotoğrafını çekmek üzere tekrar gittik ve gecemizi noktaladık.

 

CİHANGİR & ÇUKURCUMA

Turşu Limonla mı, Sirkeyle mi yapılır?

Cihangir ve Çukucuma’ya gelip de Turşu Suyunun iyisi limonla mı, sirkeyle  mi  yapılır geyiğini yapmasak olmazdı. Neşeli Günler filminin çekildiği  Asrın Turşu’dayız. Rahmetli  Münir Özkul ve Adile Naşit’in kavga ettiği limon taraftarı olan dükkan burası. Filmdeki dükkanlardan biri Samatya’da diğeri Sarıyer’de diye lanse ediliyor. Ama Çukurcuma’da karşılıklı iki dükkanda çekilmiş sahneler.  Taneli turşu suyu içerek gezimize başlıyoruz. Duvarlarda filmden kareleri seyrediyoruz. İşletmesi babadan oğula geçmiş. Oğluyla sohbet ediyoruz. Gerçekten enfes buranın ürünleri. Online sipariş hattı kurmuşlar ve yoğun talep alıyorlarmış. Şiddetle tavsiye ediyorum. Hatta turşunun yanına bir de şalgam suyu ısmarlayın. https://asritursucu.com

Sonrasında antikacıların, eski evlerin ve şık kafelerin olduğu sokaklarda kayboluyoruz. Tarihi Cihangir Fırınının fotoğraflarını çekerken,  kibarca  içeri davet ediliyoruz. Sohbet muhabbet… Bu semtte esnaf bir harika…Son zamanlarda alışık olmadığımız ama özlediğimiz samimiyette. Asında hiç aç değiliz ama fırından yeni çıkmış, lezzetli olduğu mis gibi kokularından belli olan birkaç ürününden alıyoruz. Cihangir kahvesinde çayla birlikte afiyetle  yiyoruz. Ve aldığımız kalorileri eritmek için sokakları keşfe devam ediyoruz.

Çukurcuma Hamamı, 1830’da  I.Abdülhamid ’in eşi Nakşidil Valide Sultan tarafından yaptırılmış. Önceleri Sürahi ve sonrasında Süreyya Hamamı olarak adlandırılmış. Yakın geçmişte Ferzan Özpetek “Hamam” filmini burada çekmiş. Uzun bir süre restorasyon çalışması yapılan hamam, 2018 yılından beri hizmet veriyor. Bildiğiniz hamamlar gibi değil çok şık butik bir  şekilde konuklarını ağırlıyor. Meraklıysanız fiyatlarına bakıp gitmenizde yarar var. El ayak masajı bile 130 TL diyeyim gerisini siz tahmin edin. https://www.cukurcumahamami.com

Cihangir Camii, Cihangir’e adını veren Cami, Pürtelaş mahallesinde, tepeden Boğaziçi manzaralı. Biz de bahçesinden bu muhteşem İstanbul manzarasını seyre dalıyoruz. Kapalı olduğu için içeriye giremiyoruz. Tarihte başından beş yangın geçmiş olan camide, şimdi de hırsızlık olayları oluyormuş ve bu yüzden sadece namaz zamalarında açık oluyormuş. Kolu komşudan öğreniyoruz bu durumu. Ortada bir görevli göremiyoruz. Görsek açtıracağız kapıyı, buralara gelmişken ziyaret edeceğiz. Müzelerin çalışma saatlerine bakmayı akıl ederiz ama bu aklımıza gelmiyor tabii ki. Neyse bir daha ki sefere deyip tadımızı kaçırmıyoruz. Kanuni Sultan Süleyman’ın çok genç yaşta yitirdiği oğlu Cihangir için, Mimar Sinan’a yaptırmış bu camiyi. 5 yangın geçirmiş dedim ya  her defasında yenilenmiş. II.Abdülhamit döneminde de bugünkü halini almış. Tek kubbeli, iki minareli ve kare şeklinde olan caminin avlusu da tepeden İstanbul Boğazı’na bakıyor.

Yokuşlar merdivenler derken yorgun düşüyoruz. Birer içeceği hakkettiğimizi düşünerek nereye gitsek muhabbetine başlıyoruz. Canel yerde bahçelerde,  ben terasta manzaralarda olmayı çok severiz. O galip geliyor ve  Orhan Kemal Müzesi’ nin yanındaki Mellow Bistro’da alıyoruz soluğu. Masumiyet ve Orhan Kemal Müze ’lerini ve de çok sevdiğim 5.kat teras keyfini de bir sonraki gelişimize saklıyoruz. http://www.5kat.com