GALATAPORT İSTANBUL İLE İLGİLİ DUYGULARIM

SİZ GALATAPORT’u BEĞENDİNİZ Mİ?

Galataport İstanbul ile ilgili duygularım karmakarışık. Sevemediğim ve bayıldığım alanlarını yazdım. Peki siz Galataport’a gittiniz mi?

Evet ise sevdiniz mi? Hadi buyurun tartışalım.

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ CİHANGİR SOSYAL TESİSİ

Pazar günü dostlarımızla Cihangir ’de İBB’nin sosyal tesislerinde kahvaltı yaptık. Osmanlı Konağı havasındaki bu tesisin kapalı alanında camın hemen önündeki masaları, pencerelerinin ardından gözüken boğaz manzarasını, alt katındaki camekanlı bahçesinin önündeki yeşil çimlerin fonundaki Nusretiye Camii’ni seyretmeye bayıldım. Aslında niyetimiz Galataport’a gitmekti. Hadi arabaya yer bulmuşken burada oturalım sonra yokuş aşağı sallanıp yürüyerek gideriz dedik. Otoparkta yer bulup bulamayacağımızdan emin olamadık. “Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’nin bir ayağının burada olması ve pazar kalabalığı olabilir diye bu yolu seçtik.

İLK BAKIŞTA GALATAPORT İSTANBUL

Neyse lafı uzatmayayım. Tepeden bakınca ufak çaplı bir şok yaşadım. Galataport, İstanbul Modern Müzesi ve Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin ortasında İstanbul’un müze meydanı olacaktı. Uzaktan bildiğiniz AVM olmuştu. Üstelik Nusretiye Camii ve Tophane Saat Kulesi’nin hemen önünde Boğaz kenarına sıkışmış çok katlı bir bina yığını.. Tarihi doku korunmadan yapılandırılmıştı. Bu karmaşık duygularla ama kahvaltıda yediklerimizi eritiyoruz diye de mutlu ola ola yürüdük.

TOPHANE SAAT KULESİ MEYDANI

Tophane Saat Kulesi’nin meydanına gelince de duygularım pek değişmedi. Meydanda Sırtımı Galataport’a verince görüntü güzeldi tabbi ki. Tophane Kulesi ve Nusretiye Camii’nin ardından İstanbul şahaenydı. Tam tersi dönünce ise karşımda Alışveriş Merkezi vardı. Tek farkı İstanbul Boğazı’nın kıyısında yapılmış olmasıydı. Cami ve Kule ile tezat olmuştu. Keşke tek katlı olsaydı ya da ne bilim doğal taşlar falan kullanılsaydı. Daha fazla yeşil alan bırakılsaydı. Yazılanlara göre “Nefes Alan Mahalle Havası”’nda olacaktı. Sanat olacaktı, kültür olacaktı, tarihi binalar korunacaktı. Gastronomi olacaktı. İlk bakışta mahalle havasını hissettirmiyordu. Yürüdükçe de sokakdı mahalleydı havası yoktu. Bal gibi de AVM idi. Bidiğimiz her yerde olan zincir fast foodların cafelerin rengarenk afişleri kaplamıştı camları duvarları. Avrupada tarihi meydanlarda falan renkli tabela asamaz işletmeler. Şehir planına uygun, tarihi binaları bozmayacak pastel tonlarda küçük boyutlarda izin verilir.

GALATAPORT VE İSTANBUL BOĞAZI

Boğaz yine kurtarmıştı durumu. Sahil şeridinde bulunan mekanlarda otururken manzaranın tadı çıkartılabilirdi. Hafta sonlarında zemin katta olanlar yürüyüş yapan insan selinden manzarayı görebilir mi bilemem ama 1. Katta olanların keyifli olacağına eminim. Sırtınızı binaya verip boğaza nazır oturursanız canım İstanbul beğendirir güzelliği ile size Galataport’u. Zaten henüz bütün mekanlar açılmamıştı. Zamanla daha özel daha butik yerler olacağını düşünüyorum.

CRUISE TURİZMİ & DÜNYANIN İLK YER ALTI KRUVAZİYER TERMİNALİ Gezmeye devam ettikçe duygularım da ufaktan değişmeye başladı. Boğaz boyunca yürüyüş yaparken hem manzaranın tadını çıkartıyor hem de şaşırıyordum. Öyle ya burası yılların Karaköy Limanıydı. Gümrük alanıydı. Kapı neredeydi. Biz Cihangir ’den seyrederken bir Cruise gemisi vardı. Biz şimdi elimizi kolumuzu sallayarak burada nasıl geziniyorduk. Açılır kapanır bir sistem olacağını okumuştum ama kalabalıktan nerede olduğunu anlayamadım. Malum ortalık turist mi, vatandaş yapılmış varlıklı Suriyeliler mi anlayamadığım çoluk çombalak değişik örtülü bürülü çocuk ve kadın ağırlıklı bir kalabalık ile doluydu. Bir dönem Cruise Turizmi emektarı olarak, Galataport’un en olması gereken alanı, adı üstünde portu çok güzel olmuştu. İstanbul’da yıllarca hasret kaldığımız boğazın prensesleri Cruise gemilerini misafir edeceğimiz dünyanın ilk yer altı Kruvaziyer Terminaline kavuşmuş olduk. Gemiler yanaştığı zaman özel bir kapaklı sistemle geçici bir güvenlik ve geçici gümrüklü saha yaratılacak ve sahil şeridi halka açık kalmaya devam edecekmiş. Şahane değil mi? Sektöre uğurlu ve bol kazançlı olmasını, dünyanın her yerinden akın akın turist yağmasını diliyorum.

GALATAPORT KÜLTÜR SANAT ETKİNLİKLERİ

Sergi Galerilerinin bulunduğu binaları görünce Galataport’u daha da sevmeye başladım. Şu sıralarda 2 etkinlik var. İlki Ara Güler’in “ Denize İnen Yol” sergisini gezebildik. Yoğunluk yoktu. Ücretsiz olan bu etkinliği 31 Aralık’a kadar her gün 10.00 – 22.00 arasında ziyaret edebilirsiniz. Monet & Friends Dijital Sanat Sergisinden çok kuyruk vardı bekleyemedik. Siz görmek isterseniz 14 Kasım’a kadar yine aynı saatlerde açık olan bu digital şölen biletini önceden almanızda fayda var. https://biletinial.com/muzik/monet-friends-dijital-sergisi-bky

GALATAPORT CHRİSTMAS MARKET

Galatapor’ta 17-26 Aralık tarihlerinde Christmas Market kurulacak. Paket Postanesi Rıhtımı’nda yer alacak etkinlikte buz pateni pisti, fotoğraf çekim noktaları, ağaç evler, atlı karınca ve yeme içme bölümleri olacak. Biletli olan etkinlikte, hafta içi günde tek seans (16:00-23:00), hafta sonu günde iki seans (12:00-17:00 / 18:00-23:00) olmak üzere girilebilecek. Yalın, Sertab Erener, Edis, Can Bonomo, Cem Adrian konserleri etkinliği şenlendirecek. Biletler: www.passo.com.tr THE PENİNSULA HOTEL İSTANBUL 2022 yılında açılması hedeflenen Peninsula Oteli’i de merak etmiyor değilim. Galataport’ta tarihi yarımadayı seyredecek olan bu özel otel 177 odalı olacak. Dünyada yalnızca 10 seçkin lokasyonda yer alan Peninsula Hotels boğazın kıyısında misafirlerini ağırlayacak. 15 saniyede açılabilen özel giyotin cepheli bir balo salonunun olacağını duyunca bu projeyi heyecanla beklemeye başladım. Bu kadar büyük yatırımdan sonra bize hayırlı uğurlu olmasını dilemek düşer. Kazancı bol olsun, turistlerle dolsun taşsın…. Son bir tavsiye… Gece başka gündüz başka güzel olan İstanbul Boğazı’nı bir de Galataport’tan seyretmek için akşam üzeri gidip hava karardıktan sonra dönmek lazım.

MÜZİK BOĞAZDAN GELİR KONSERLERİ

EYLÜL’de GEL DEDİ BÜYÜK USTA GELDİK & ALPAY

Boğaziçi ve konser birbirlerine çok yakıştı. Şarapla peynir gibi…Müthiş. Geçen ay Amerika’da New Orleans’ta Mississippi Nehrinde tekne turunda Jazz dinlemiştik. Hani şu pek bir ünlüdür “ Wheels Boat Tour ”. Kırmızı bir tekerlek döner teknenin arkasında tıngır mıngır süzülür nehrin üzerinde. Jazzın şehri New Orleans’a gidilince adettendir küçük bir servet verilir, binilir bu şirin şeye ve Louis Armstrong dinlenir. Mississippi’ nin kahverengi bulanık sularında gezilir. Çevrede pek de bir şey yoktur. Amerikalılar kendilerini satmasını iyi bilirler. Ne yapıp edip getirirler seni çeşitli şehirlerine. Satarlar Allah ne verdiyse. Ama nostaljiyi de yaşatırlar doyasıya. Kendinizi Dejavu Film setinde falan hissedersiniz.

İşte böyle keyifle gezerken nehirde düşünmeden edemedim memleketimi. Biz dedim caanım Boğazımızı bu şekilde değerlendiremiyoruz. Ne yapayım huyum kurusun…Gezilerde turizmci damarım tutmadan olmuyor. Aklım hep kayıyor güzeller güzeli şehrim İstanbul’a ve  her köşesi ayrı muhteşem memleketime. Boğazımızda da konser tekneleri olsa diye iç geçiriyorum.

Eve dönünce Allah’tan başka bir şey istesem olacakmış diyorum. İnstagram da bir reklam çıkıveriyor karşıma; “Müzik Boğazdan Gelir”. Çok hoşuma gidiyor ve hemen etkinlik takvimini inceliyorum. 14 Eylül Cumartesi akşamına Alpay’ın konserine kapıyorum iki bilet. Küçük bir tekneyse tıklım tıklım bilette satılmışsa çok mu yorucu olur diye de düşünmeden edemiyorum. Tekne bu sonuçta sonuna kadar kalmak zorundayız. Salon değil ki beğenmezsek çıkalım.

Endişelerimizin boşuna olduğunu daha tekneyi dıştan görünce anlıyorum. Kadıköy’de İdo İskelesinde pek bir heybetli duruyor. Üç katlı kocaman bir tekne. Bina gibi, yüksek tavanlı ferah mı ferah. Sahnesi de oldukça geniş, yukarı yapılmış her üç kattakiler de rahatça seyredebiliyor. Birinci ve ikinci  katlara U düzeninde dörder kişilik masalar yapılmış. Yemek ve içki servisi yapılıyor. Zemin katta ise sahne önüne bar düzeninde yüksek tabureli masalar yerleştirilmiş. Arkasında da ayakta seyredilebilen oldukça geniş bir alan var. Bar servisi de oldukça iyi. Menü fiyatları makul. Personel yeterli.

En çok hoşuma giden şey ise, konserin 21.00 gibi erkenden başlaması. Çünkü tekne 23.30’da Kadıköy’ e dönüş yapıyor. 24.00’da bal kabağına dönmeden Beşiktaş’ta gece sonlanıyor. Son zamanlarda oldukça popüler olan Şehirdeki diğer müzikholler gibi gece yarılarında başlayıp sabaha karşı son bulmuyor.

Gelelim  efsane isim Alpay’a…Maşallah demek istiyorum öncelikle. İleri yaşına rağmen saatlerce sahnede dimdik canlı performans sergiliyor. Orkestrası ve vokalisleri de süper. Zamanında hit olmuş, haftalarca top listelerinde yer almış şarkılarını söylüyor peşi sıra. Biz de zevkle dinliyoruz. “Fabrika Kızı”ve “Eylül’de Gel “de coşuyoruz. Sevgili Alpay ve müziği pek bir yakışıyor tekne ve boğaz konseptine.

Bu arada boğaz manzarasını da ihmal etmiyoruz. Fırsat bu fırsat deyip, konser sırasında geniş camekanlardan  seyrediyoruz güzelim İstanbulumuzu. Aralarda da dışarı çıkıp selfie çekmeyi ihmal etmiyoruz.

Özetle biz çok sevdik bu organizasyonları. Tekrar gelmeye karar vererek ayrıldık ayaklarımız geri çeke çeke. Siz de gitmek isterseniz ekim ayı programları da çok güzel. Biletleri Bletix’ten online alabilirsiniz. Farklı kategoriler var. Ayakta biletler 100 TL’den başlıyor.  Katlardaki masa fiyatları daha farklı tabii ki. Fiyatlar ilk bakışta beni yanılttı sizi yanıltmasın. Fiyatlar kişi başı değil 4 kişilik masa için toplam fiyat. 600 TL’ ler den başlıyor. Yani kişi başı 150 TL’ye falan geliyor. Saatlerce ayakta kalamam derseniz ideal.

Ekim ayı programını Web sayfasından takip edebilirsiniz. www.muzikbogazdangelir.com

4 Ekim Feridun Düzağaç, 11 Ekim Cem Adrian, 18 Ekim Nazan Öncel, 25 Ekim Resul Dindar’ı ağırlıyor boğaz. 

Beni dinlerseniz kaçırmayın mutlaka birine katılın….

16. İSTANBUL BİENALİ

7. KITAYA ÜRKÜTÜCÜ BİR  YOLCULUK

İSTANBUL’DA BİENAL HEYECANI BAŞLADI

Şehrimizde başlayan böylesine muazzam bir etkinlik için ürkütücü başlığı atmış olmam biraz şaşırtıcı gelebilir. Çeşitli mekanlarda eş zamanlı olarak başlayan ve 10 Kasım’a kadar ziyaret edilebilecek olan 16. İstanbul Bienali’nin bu yılki konusu Yedinci Kıta. Son günlerde haberlerde adını ve mavi çöp poşeti tasarımlı canlandırmasını bolca görür olduk. Ben de dün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Heykel Müzesi ’nde ki sergiden Bienali gezmeye başladım.

Video ve animasyon gösterimlerinin yapıldığı karanlık oda galerilerine ayak bastığım anda, müzik ve gösterim efektlerinin ürkütücülüğünü iliklerime kadar hissettim. İnsanlığın güzelim dünyamıza verdiği zarar ve geleceğimizin nasıl tehdit altında olduğu birçok sanatçı tarafından çok etkileyici bir şekilde anlatılmıştı. Çocuklarımıza bir gelecek bırakamayacağız gerçeğini yüzümüzde şamar gibi hissettirilmişti. Gerçekten ürkütücü ve çok etkileyiciydi. Mutlaka zaman ayırmanızı ve gitmenizi tavsiye ederim.

Zaman ayırmanızı diyorum çünkü en çok sanatçının sergilendiği MSGSÜ de dört kata yayılmış olan galerileri birkaç saatte gezebilmenize imkan yok. Ben dün yaklaşık dört saatte ancak iki katını bitirebildim. Layıkıyla kafa yorarak gezdiğiniz takdirde çok yoruluyorsunuz. Hatta başım dönmeye başladı. Bir ara kafeteryasında kahve molası verdim. Ama dedim ya çok ürkütücü sahneler seyretmenin verdiği etkiyle yeter bu kadar deyip kendimi Cihangir’e atayım dedim. Haftaya yeniden gidip kalan iki kattaki galerileri gezmek niyetindeyim. 10 Kasım’a kadar bol bol süremiz var nasıl olsa.

Bienalin yapıldığı bütün mekanları planlayıp gezmek arzusundayım. Sizlerin de işine yarayacağını düşündüğüm bilgileri derleyip toplayıp aşağıda sundum. BİENALİ GEZDİKTEN SONRA CİHANGİR ’e UĞRAMADAN EVE DÖNMEYİN .Biz Anadolu yakalılar karşıya geçince, hazır gelmişken birkaç yerin tadını çıkartmadan dönmek istemeyiz. Ya da ben her zaman vaktim varsa böyle yaparım. Dün de yaptım.

Kadıköy’den Karaköy’ e vapurla geçtim. Hava da şansıma çok güzeldi. Boğazı seyretmenin tadına doyulmuyordu. Arkadaşım ve yakışıklı oğluyla .Ki elime doğdu, ne ara büyüdü de Boğaziçili bir üniversite öğrencisi oldu…Karaköy’de buluşup közde Türk kahvelerimizi içtik. Fransız Geçiti’ nden geçip son zamanlarda popüler olan sokaklarda gezdik. Butik kafeleri , cıvıl cıvıl barları seyrederek Tophane’ye doğru yürüdük.

Bienali gezdikten sonra da aynı rotadan dönmeyelim dedik. Müzenin hemen çaprazında yolun karşısındaki Rainbow Stairs diye anılan, ancak boyaları oldukça yıpranmış merdivenlerden çıktık ve kendinizi İstanbul’un nefis semti Cihangir’de bulduk. Tophaneye boğaza tepeden bakarak yemek yedik. Sonra semtin sokaklarında kaybolduk. Siz de vaktiniz varsa, kafelerin, teras barların, şık şık mekanların  tadını çıkartabilirsiniz. Cukurcumayı  arşınlayabilirsiniz.

16. İSTANBUL BİENALİ ÜCRETLİ Mİ? BİENAL MEKANLARI NERELERDE?

İstanbul Kültür Sanat Vakfı İKSV tarafından,  düzenlenen etkinliğin ana sponsoru Koç Holding. Bütün sergi mekanları da 10 Kasım’a kadar ücretsiz olarak gezilebiliyor.  25 ülkeden 56 sanatçının 220 eserinin sergileneceği etkinliğe, Ülkemizden de 8 sanatçı katılıyor. Mekanlarda bizzat oluşturulan 36 yeni eser de İstanbul’da ziyaretçilerini bekliyor. Bienalin mekanları ise; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Pera Müzesi ve Büyükada. www.iksv.org … adresinden sanatçıların eserlerinin hangi mekanlarda olduklarını , mekanların adres ve ziyaret bilgilerini bulabilirsiniz.

YEDİNCİ KITA NEDİR?

Küratörlüğünü akademisyen ve yazar Nicolas Bourriaud’nun üstlendiği bienalin bu yılki başlığı Yedinci Kıta .Çağımızın  en acil konusu olan ekolojiyi  ele alan eserlere dikkat çekiliyor.  İnsanlığın sebep olduğu doğal veya kültürel atıklarla sanatsal bir ilişki kuruluyor. Geleceğimizin nasıl tehlike altında olduğu gözler önüne seriliyor.

Ben Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ndeki galerileri gezerken adeta kanım dondu…ürktüm. Yaşadığımız dünyamıza nasıl zarar verdiğimizi gözlerimle gördüm. Önlem almazsak, birlik olmazsak nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu kalbimde hissettim. Yedinci Kıtadan hepimiz sorumluyuz. Bir an önce bilinçlenmeli yaşam kaynaklarımıza sahip çıkmalıyız.

DÜNYAYI GEZMEYE KENDİ ÜLKENİZDEN HATTA KENDİ ŞEHRİNİZDEN BAŞLAYIN

İSTANBUL’U EN EKONOMİK NASIL KEŞFEDEBİLİRSİNİZ?

İnstagramda @ufukname hikayelerime genelde çok güzel yorumlar atıyorsunuz. Nadiren de olsa olumsuz eleştiriler geliyor. Gelsin tabi eleştirilere açığım. Sayenizde kendimi geliştiriyorum. Zaten bu işe başlarken konuyla ilgili tavsiyeler aldığım sitelerde en başta uyarılmıştı. Seyahat bloggerlarına çok gezdikleri için kötü yorumlar gelebilir diye. Bana gelen en olumsuz yorum; gezmek için para gerekli olduğu yönünde…Tuzun kuru tabi geziyorsun cümlesi bile atıldı özelden. Emeklisin vaktin bol diyenler de oldu. Hayat sana güzel diye yazanları da unutmayalım. Haklı eleştiriler  tabii ki bunlar. Ama unutmayın her bütçeye uygun gezmek mümkün.

İşte bu yüzden ben de diyorum ki “DÜNYAYI GEZMEYE KENDİ ÜLKENİZDEN HATTA KENDİ ŞEHRİNİZDEN BAŞLAYIN”

İÇİNDEN DENİZ GEZEN MUHTEŞEM ŞEHİR İSTANBUL

İstanbul’da yaşıyorsanız zaten çok şanslısınız. Gez gez bitiremezsiniz. Dile kolay tarihte üç farklı imparatorluğa ev sahipliği yapmış bir şehirden söz ediyoruz.  Günlerce gezseniz tarihi mekanlarını, semtlerini, müzelerini bitiremezsiniz.

Bir kere bu şehrin ortasından deniz geçiyor. Boğaz, Karadeniz ile Marmara Denizi’ni birbirine bağlıyor. Her iki deniz sahillerinde de semtlerimiz var. Boğaz boyunca yürüyüş yapmak mesela parayla değil ki. Eski semtlerin sokaklarında kaybolmak için de kimse haraç almıyor. Bu yazımda İstanbul’u, semtlerini, tarihini vs. yazacak değilim. Okumak isteyenler için Blog sayfamda İSTANBULUM bölümünde; Cibali, Süleymaniye, Cihangir, Ayasofya yazılarım beğenilerinizi ve yorumlarınızı bekliyor. Burada konumuz nasıl gezilebileceği, nasıl ekonomik olunabileceği. Buyurun size birkaç ipucu.

İSTANBULKART VE MÜZEKARTINIZI KAPIP ATIN KENDİNİZİ SOKAKLARA

İstanbul’da yaşıyorsanız İstanbulkartınız vardır. Bir de yıllık Müzekart çıkarttırdınız mı tamamdır. Her boş vaktinizde ya da yarattığınız her zamanınızda atın kendinizi sokaklara. Evde oturup işe güce boğulmayın. Boş boş hiç oturmayın. Kalkın televizyonun ve bilgisayarın karşısından. Benim zamanım yok bahanesine sığınmayın. Göreceksiniz ki aslında çok zamanınız var. Düşünün bakalım en son ne zaman gittiniz Süleymaniyeye. Yıllardır yaşadığınız şehirde kimbilir kaç semtine hiç uğramadınız. Cibali’ye gittiniz mi mesela? İstiklal Caddesi’ne gitmişsinizdir de Çukurcuma’ya, Cihangir’ yolunuz düştü mü?

Çalışanlar kulaklarımı çınlatacaklar biliyorum. Haklısınız…Güzel olduğu kadar zor bir şehir İstanbul. Trafikte çok zaman kaybediyor, çok yoruluyorsunuz. Ben de yaşadım zamanında. Ama olsun herkes kendi vakti ve nakti ölçüsünde gezebilir. Yeter ki isteyelim.

MÜZEKART NEDİR? NASIL ALINIR? NERELERDE GEÇERLİDİR?

Müzekart,  Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve  Mavi Kart sahipleri tarafından alınabilir. Ayrıca Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları ve Türkiye’de oturma izni olan yabancı kişiler tarafından da edinilebilir.

Topkapı Sarayı Müzesi Harem Bölümü, Aya İrini Anıt Müzesi, Efes Örenyeri Yamaçevler, Göreme Örenyeri Karanlık Kilise bölümleri hariç olmak üzere, Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı tüm müze ve ören yerlerinde geçerlidir.

Müze Kart ile T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne bağlı 300’den fazla müze ve örenyerini bir yıl boyunca sınırsız ziyaret edebilirsiniz. 

Satın aldığınız ilk günden itibaren bir yıl boyunca geçerli olan Müze Kart’ın fiyatı Türk vatandaşları için 70 TL’dir.

Müze Kart ile gezebileceğiniz T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne bağlı tüm müze ve örenyerlerini görebilmek için  muze.gov.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

Müzekartınızı online alabileceğiniz gibi geçerli müzelerin birçoğunun gişelerinden de temin edebilirsiniz. Ben en son Ayasofya’dan almıştım.

MÜZE VE ÖREN YERLERİNE KİMLER ÜCRETSİZ GİREBİLİRLER?

Müze ve örenyerlerine  18 yaş ve altındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gençler ve çocuklar

Öğrenci gruplarına refakat eden öğretmenler

65 yaş ve üstü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları

Gaziler ve refakatindeki anne, baba, eş ve çocukları ile şehit yakını kimlik kartı sahipleri

Engelliler; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve yabancı engelliler  ile bir refakatçisi

Zorunlu hizmete tabii er ve erbaşlar

ICOM ve ICOMOS ile UNESCO kartı sahipleri

Yerli ve yabancı basın kimlik kartı sahipleri

Seyahat acentesi sahip veya sorumlu müdürleri

Kültür ve Turizm Bakanlığı personeli ve emeklileri ile refakatindeki anne, baba, eş ve çocukları

8 yaş ve altındaki yabancı uyruklu çocuklar

Hayat boyu Öğrenme Programı çerçevesinde Comenius Okul Ortaklıkları ile Erasmus Öğrenci Değişim Programı kapsamındaki gruplar ile bu gruplara refakat eden öğretmenler

ÖZEL MÜZELERİ ZİYARET ETMEDEN ÖNCE MUTLAKA WEB SAYFALARINI İNCELEYİN

Bazı Özel Müzelerde de yılda bir kez, Müzekartınız ile  ücretsiz giriş yapabilirsiniz. Modern Sanatlar Müzesi ve Pera Müzesi gibi müzeleri ziyaret etmeden önce mutlaka Web sayfalarını ziyaret etmenizi öneririm. Ziyaret gün ve saatleri ile ücretlerini incelerken göreceksiniz ki bir çoğunda Müzekart geçmektedir. Ayrıca yine hemen hepsinin halk ve gençlik günleri var. Bu günlerde genellikle geç saatlere kadar  açık olabilmektedirler. Yani ben çalışıyorum, işten çıkana kadar müzeler ve sanat galerileri falan kapanıyor bahanesi geçerli değil. Biraz önce yazdığım Müzekarttaki indirim ve ücretsiz giriş koşulları genellikle buralarda da geçerli. Halk günlerinde zaten ücretsizler.

Hadi ne duruyorsunuz alın bir Müzekart, atın çantanıza İstanbulkartınızı, giyin rahat bir ayakkabı düşün yollara. “Dünyayı gezmeye kendi ülkenizden hatta kendi şehrinizden başlayın”.

İSTANBUL’un ÜÇÜNCÜ TEPESİ SÜLEYMANİYE

KANUNİ’nin SEMTİ SÜLEYMANİYE NİYE HÜZÜNLENDİRDİ BENİ ?

Hey gidi Kanuni bu sokaklarda dolaşırken mi yazdın o muazzam şiirlerini. Hürrem’e  aşk mektupları bu meydanlarda mı ilham buldu, kaleme geldi. Yaptığın ziynet eserlerini, mücevherlerini bu tepeden İstanbul’u seyrederken mi tasarladın. Osmanlı’ya en uzun sen hükmettin ya, senin kudretin mi yansıdı bu semte… Ondan mı etkilendim ben, ayrılamadım geçen gün buralardan. Yoksa yeniden yapılanacak deyip kırık dökük bırakılmış arka sokaklar neden ilgimi çeksin. Döneme ait birkaç sokakta tarihi ahşap evler kalmış. Hepsi alık soluk olmuş. Bakımsızlıktan çürümüş. Camların dışlarına, sokaklara gerilmiş iplerdeki çamaşırlardan belli ki, hala yaşam var aslında içlerinde. İyi ki terketmemiş bazıları buraları. İyi ki yaşatıyorlar bu semti sallan yuvarlan da olsa. Taş binalar dimdik ayakta kalmış da, iyi ki açılmış birkaç kafe lokanta. Çekmiş İstanbul’ u ve Haliç manzarasını seyretmek isteyenleri kendilerine. Süleymaniye Camii’ ni, Türbesi’ni ve Meydanlarını dolduran yerli ve yabancı turistler yok bu yokuşlu sokaklarda. Sultanahmet de ki Soğukçeşme sokağı gibi restore edilip korunmalıydı oysa. Yakışıyor mu bu hali koskoca Osmanlı’nın en büyük hükümdarının adını aldığı semte. Hüzünlendirdin beni Süleymaniye.

SÜLEYMANİYE’de BİR GÜN

Adını Süleymaniye Camii’nden alan, İstanbul’un en eski semtlerinden birisidir Süleymaniye. Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli devrine şahitlik yapmıştır. “Muhteşem Yüzyıl” dizisini seyretmeyeniniz yoktur herhalde. Bu semtte yokuşları tırmanırken, sokaklarında gezinirken, ahşap evleriyle kucaklaşırken, taş binaların içlerinde teraslarına çıkmak için merdivenlerini tırmanırken dizi setinin içindeymişsiniz gibi hissettiriyor bu semt.

1 Mayıs bayramını fırsat bilerek kardeşlerim Ümit ve Umut’la ve yeğenim Ceylin’le dolaştık buralarda. Erkek kardeşim iş için yurt dışına gidecek yakın bir tarihte. Hem bizimle hem de İstanbul’la vedalaşsın istedik. Yanımda fotoğraf makinam da yoktu. Birkaç foto çekeyim dedim fırsat bu fırsat. Ne zamandır gelmek istiyordum Haliç manzaralı kafelerine. Cihangir yazımda da yazmıştım ya ben tepeleri, teras kafeleri severim diye. Haliç Teras Cafe’de buluştuk. Kahve keyfi yaptık. Sonra dolaştık bütün sokaklarını. Ceylin’le itiş tepiş bir halde çektim bu totoğrafları şip şak. Bu seferlik idare edin artık. Yakında Canel’le gelip tekrar çekeriz elbet.

Sonra Yürüdük Süleymaniye Camii’ne kadar. Selam ettik Kanuni’ye türbesinde. Dua da ettik gelmişken. Oradan Beyazıt Meydanı’nda yemledik güvercinleri. Ceylin kuşlarla oynarken ben de Üniversite’mi seyrettim uzaktan.

Bunca yol gelmişken Kapalı, Çarşı’ya, Tahtakele’ye, Mısır Çarşısı’na uğramadan olmaz dedik. Çizdik yeni bir yürüyüş rotası. Ceylin biraz söylense de, arada onu hoplata zıplata tamamladık rotamızı. Acıktık, hem de kurt gibi. Eminönü’nde balık mı yesek dedik. Baktık çok kalabalık. Ne olacak canım Galata Köprüsü’nden de geçelim istedik. Geçtik geçmesine de biraz yorgunluktan sürüne sürüne. Karaköy’de iskele’de yedik yemeğimizi. Uzun uzun oturduk, içtik çayımızı. Dinlendik. İstanbul’umuzun güzelliklerinden vapurumuza bindik geçtik kendi Kadıköy yakamıza. Yeni nesil küvet gibi vapura denk gelmediğimiz için de ayrıca mutlu olduk. Bir de baktık ki 19.000 adım atmışız. Eritmişiz çoktan yediklerimizi içtiklerimizi. Vapurda otururken anladık ne kadar yorgun düştüğümüzü.

Umarım bir daha  nasip olur,  üç kardeşin İstanbul’un üçüncü tepesinden başlayıp semt semt gezmesi.

YEDİ TEPELİ İSTANBUL’un ÜÇÜNCÜ TEPESİ SÜLEYMANİYE

Osmanlı İmparatorluğu’na en uzun süre hükmetmiş Kanuni Sultan Süleyman döneminde kurulmuş bir semttir Süleymaniye. İstanbul’un üçünce tepesi diye anılır. Adını Süleymaniye Camii ve Külliyesi’nden alır. İstanbul’un, Haliç’in en güzel manzarasına sahiptir. Osmanlı döneminin en seçkin semtlerinden biridir. 20. Yüzyılda ise semt eski görkemli günlerine veda eder.  Zamanında ulemaların seçkin insanların oturabildiği ve hatta rivayete göre buraya yerleşebilmek için vergi ödedikleri semt  profil değiştirir. 1950 ler den itibaren bütün İstanbul’u etkileyen yoğun göç dalgası, tüm Suriçi İstanbul’da olduğu gibi Süleymaniye’yi de olumsuz etkiler.. Semtin genel görünümü değişir.. Görkemli konaklar yerini, bakımsız harap eski evlere bırakır. Gelir seviyesi düşük ailelere, kişilere, berduşlara mesken olur buralar. Evlerin bir kısmı da sözde yanar, bahaneyle otopark yapılır. Fırsatçılara gelir kaynağı olurken tarihi bir semt yok olur. Sorumluların da ilgisini çekmez bu durum uzun yıllar.

Bazı ahşap köşkler, konaklar İstanbul Üniversite’sinin korumasına ve kullanımına verilmiş durumda. Bunlar daha merkezi yerlerde olanlar. Süleymaniye Bayazıt arasında ana cadde üzerindekiler.

1985 tarihinde semt Unesco tarafından dünya kültür mirası listesine eklenir. Ama bu gelişme de semtin korunmasına fayda sağlamaz. 2010  yılına kadar pek birşey yapılmaz. İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması dolayısıyla Fatih Belediyesi bir proje başlatır. Yüzlerce eski eser binanın, çeşme, cami, han, hamam gibi 23 tane anıt eserin restore edilmesine karar verilir. Semtin tarihi dokusuna uymayan binaların yenilenmesine başlanılır.

Ben sokaklarda gezerken yıkılmış binalara rastladım. Süleymaniye Külliyesi civarındaki İstanbul Üniversitesi’nin tabelası olan binaların dışında bir restorasyon göremedim. Ama başlanmış diye yazılıyor çiziliyor medyada. İnşallah en kısa sürede sonuçlanır diyeceğim ama Unesco’nun el atmasının üzerinden nerdeyse 35 yıl geçmiş. Bu kadar sürede şehir inşa edilebilirdi. Ülkemizde maalesef tarihe kültüre verilen değerin boyutları belli. O açıdan benim fazla bir beklentim yok. Süleymeniye’deki tarihi doku dünyanın başka bir ülkesinde olsaydı, aslına uygun restore edilirdi ve turizm cennetine dönüştürülürdü.

İstanbul’da o kadar çok böyle eski semtimiz var ki. Maalesef hiçbirinin kıymeti bilinmiyor. Turistler birkaç günde gezip kaçıveriyorlar. Düşünsenize Muhteşem Yüzyıl dizisi onlarca ülkede hayranlıkla seyrediliyor. Dizinin geçtiği dönemin semtleri turu yapılsa eminim yoğun ilgi görebilir. Yurt dışı turlarına gidenler bilirler. Bir sürü ekstra kara turları düzenlenir. Şu filmin çekildiği film seti falan gibi. Yüzlerce Euro ödeyip meraktan gidenler çok olur bu turlara.

Neyse olumlu düşünelim olumlu olsun. Proje planlandığı gibi tarihi dokusuna uygun tamamlansın. Turizme açılsın. Yerliler yabancılar dolsun taşsın. Bol bol para harcasınlar. Semt kalkınsın. Keseler dolsun. Temennimdir.

SÜLEYMANİYE CAMİİ VE KÜLLİYESİ

Rivayete göre Kanuni rüyasında peygamberimiz Hz. Muhammet’i görür. Haliç ve Boğaz’a nazır bir tepede beraberlerdir. Peygamberimiz Süleyman’a tepeye bir cami yaptırmasından söz eder. Konumunu da tarif eder.  Ertesi gün Mimar Sinan’ı çağırır padişah. Sinan padişahın rüyasını tarif edercesine bir cami önerisinde bulunur. Kanuni şaşırır tabii ki. Bunun üzerine Sinan dün geceki kutlu ziyaretinizde ben de iki adım arkanızdaydım der. Rivayet işte inanmak size kalmış. Ben inanmadım. Tarihimizde adettentir. Her yeni padişah bir öncekinden daha görkemli bir cami ve külliye yaptırır.

Hangi sebepten yapılmış olursa olsun. Süleymaniye Camii ve Külliyesi İstanbul’un en güzel tarihi eserlerinden birisidir. Mimar Sinan’ın ustalığını sergilediği muazzam bir yapıdır. Süleymaniye Camii ve Külliyesi,  içerisinde çok değerli eserler barındıran Süleymaniye Kütüphanesi de bugün İstanbul Müftülüğü olarak hizmet veriyor. Kanuni Sultan Süleyman’ın ve Mimar Sinan’ın türbeleri ve devirin önemli şahsiyetlerinin kabirleri  de burada yer almakta.

Caminin avlusunda gezmek insana huzur veriyor. İstanbul’u gezmek istiyorsanız Süleymaniye semtine de bir tam gününüzü ayırmalısınız. Dar sokaklarda gezinirken kaybolmaktan hiç korkmayın. Yokuşlara tırmanın hepsinin sonu Külliyenin veya Caminin bir köşesine çıkacaktır.

Bu semti gezerken çok yürüyecek çok yorulacaksınız. Yine korkmayın mola verip dinleneceğiniz, keyifle Haliç’i ve İstanbul Boğazı’nı seyredeceğiniz manzaralı kafeler sizi bekliyor. Yeditepe, Kubbe-i Aşk, Haliç Teras bunlardan bazıları. Camii’nin çevresinde de yeme içme mekanları var. Manzarayı seyretmek varken ne diye bunları tercih edeceksiniz ki. Yalnız  uyarmadan geçemeyeceğim. Bu kafelerin tamamında nargile içiliyor. Kapalı ortamlarına koku sinmiş durumda. Sıcak havada geziyorsanız açık teraslı olanları tercih edin. Biz Haliç Teras Cafe’de buluştuk. Adı teras ama Haliç tarafında sürgülü camları var. O sırada nargile içen olmadığı halde ben kokudan rahatsız oldum. Sizi bilemem.

Günün sonunda şip şak çektiğim fotoğrafları kısa bir video yaptım. Ufukname YouTube kanalımdan izleyebilirsiniz. Videomun fonunda da, Halit Ergenç’in Muhteşem Yüzyıl dizisinde büyük aşkı Hürrem’e okuduğu  şiirini dinleyebilirsiniz.

KADIKÖY’ün SEMBOLÜ BOĞA HEYKELİ

GEZGİN BOĞA HEYKELİ

Kimler kimler buluşmuştur bu heykelin çevresinde yıllardır…Ne hikayeler vardır? Bilmem ki kaç seven kucaklaşmıştır burada? Acaba hep mutlu kavuşmalara, gezmelere, tozmalara, hayırlı alışverişlere mi buluşma noktası olmuştur bu boğacık. NewYork Grand Terminaldeki randevu merkezi nasıl opal saat ise, Kadıköy’ün de boğası aynı şeydir.

Anadolu yakasında oturanlar Kadıköy’de yapmazlar mı; nişandı, düğündü, kınaydı alışverişlerini. Eeeee nerede buluşulacak koskoca Kadıköy’de. Boğa’da randevu verilir elbette… Adettendir. Altıyol ne de olsa burası. Burada randevulaşılır , sonra bu altı caddeden hangisine gidilecekse gidilir.

Sırf alışveriş için değil, vaktiyle sinemaya gidilecekse de Kadıköy’e gelirdi bizim yakalılar. Gençler bilmezler tabi. AVM mi vardı eskiden. Boğa’da buluşulur Bahariye’ye çıkılırdı.

Çoğunlukla buluşmalara ev sahipliği yapsa da, kimi zaman da protestoların yürüyüşlerin başlangıç noktasıdır boğa. Kimler hangi amaçlar için toplaştı burada kim bilir ? Ne sloganlar atıldı. Ne ideallere ulaşıldı.

Fenerbahçe ’ nin maçlarında da en çoşkulu yer yine burasıdır oldu bitti. Elbette sarı lacivertlidir bizim boğa. Kadıköy’ün göbeğinde başka hangi takımlı olabilir ki zaten. Maç günlerinde boynunda takımının atkısı sarılıdır. Forma giydiği bile olmuştur.

Boğa bizdendi zaten özel muamele yapılmazdı. Onunla fotoğraf çektirmek de kimsenin aklına gelmezdi. Onu kaybetmek korkusu yoktu çünkü. Zaten akıllı telefonlar da yoktu ki şıp diye çekim yapalım.

Geçen gün uzun zamandan beri ilk defa bir dostumla biz de burada buluştuk. Baktım ki bir yarıştır gidiyor. Fotoğraf çektirmek isteyenler heykelin çevresinde yer kapmaya çalışıyor. Parlamış, altın sarısı olmuş boynuzları ve kafacığı bizim emektar boğa’nın. Çoluk çocuk çevresinde bir kare yakalamanın telaşındalar. Sarılıp sarılıp fotoğraf çektiriyorlar. Ben de yakaladım bizimkini yalnızken tek bir karecik. Nostalji oldum aşka geldim. Yazdım iki satırcık.

Nedir bizimkinin hikayesi diye sorarsanız; Bir rivayete  göre, Sultan Abdülaziz avcılığa, hayvan figürlerine meraklıdır. 1864’de Paris’te yaşayan heykeltraş Isidore Jules Bonheur’a “Dövüşen Boğa” adlı bir heykel yaptırır. Diğer bir rivayete göre ise, 1.Dünya Savaşı’ndan sonra gücün sembolü olan savaşçı heykel, Fransa’dan Almanya’ya oradan da bize gelmiştir.

Artık hangisine inanacağınız size kalmış. Hangisi doğru olursa olsun bilinen tarihte heykelin gezgin olduğu, oradan oraya taşınıp yerleştirildiği bir gerçektir. Dövüşen Boğa sırasıyla, Yıldız Şale Köşkü’nün bahçesine, Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesine, Belgrad Ormanları’ndaki Bilezikçi Çiftliği’ne, Spor ve Sergi Sarayı önüne yerleştirilir.  1971 yılında Kadıköy’de Şehremaneti Binasının önüne getirilir. En son olarak da, bizim “Gezgin Boğa” 1987 yıllından beri Altıyol kavşağında yaşamına devam eder.

Gücün sembolü, aslı dövüşen bir boğa da olsa,  benim gözümde “Gezgin Boğa” o…Umarım daha çok uzun yıllar evinde, Kadıköy Altıyol’da sevenleri kavuşturmaya devam eder.